Giriş yapmadınız.

Sayın ziyaretçi, Muhabbet Fedâileri sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

1

23.02.2009, 23:08

Ölüm, benim doğum günüm

Ölüm, benim doğum günüm


Elbâki, Hüve’l-Bâkî…

Her nefis ölümü tadıcıdır.

“Kabrin arkası için çalışınız, hakikî saâdet ve lezzet ondadır.” (B. S. Nursî)

Öldü, daha dün akşam vatanı için operasyona çıkan asker Muhammed şehid oldu.

Onu duyanların ilk sözü “ınnâ lillahî ve innâ ileyhi raciûn” oldu… Arkasından Fâtihalar yürüdü. Duâlar Muhammed’in en büyük ni’meti oldu, kabrine Nur oldu…

Bütün köy ahalisi işte şu yüksek tepeye, mezarlığa kuruldu. Duâlarla, rahmet gözyaşlarıyla Muhammed cennetî âlemlere göçtü. (ınşâallah)

Bir genç de şu şehre uzak, yüksek tepede herhangi bir fânînin mezarı yanı başında ölümü, öleceği günü düşündü. Daha ölüm düşüncelerine başlar başlamaz “Ölüm benim düğün günüm olsun” dedi ve gözyaşları toprağa yürüdü. Gerçekten insan için en acip şeylerden biridir ölüm. Düşünsenize, ölüyorsunuz. Zâhirde de olsa sevdiklerinizden ayrılıyorsunuz. Gülen yüzünüz gülmüyor artık. Sen, meselâ güzel çocukların başından okşardın ya, işte ellerin kıpırdamıyor artık. Ellerinin elinde değil artık masum çocukların başını okşamak.

Bak hani hep tebessüm ederdin ya şeker çocuklara, şirin, tatlı çocuklara işte soluk bir hâl var şimdi suratında. ışte olmuyor, bir türlü kalbinin mutluluğunu yüzüne taşıramıyorsun. Bir türlü o tatlı bakışlarını konduramıyorsun çocukların al yanaklarına. Öylece olduğun yerde kalakalıyorsun…

Hani sabahın erken saatlerinde kalkardın ya. O seherin temiz ve rahmet kokulu havasını içine çekerdin. Güneşi sofrana kadar dâvet ederdin. Kuşları dinler, sütlü ekmeğini yerdin. Ve dışarıya çıktığında sizin köyün o pâk yüzlü ve nurlu analarına, Hatice teyzeye, Ahmed amcaya hayırlı sabahlar derdin ya, bir de içten muhabbetlerle gülümseyişin vardı ya hani, ha işte işte bak o da yok şimdi…

Belki onlar da fark ediyordur yokluğunu. Sabahın erken saatlerinde, güneşle birlikte üzerimize güneş gibi doğan o güleç yüzlü çocuk da nerelerde şimdi. Diyorlardır belki... Ne öldü mü? Onlar da belki ardından “ınnâ lillahî ve innâ ileyhi raciûn” derdi. Evet evet, gözleriniz görmüyor, göremiyor artık… Ellerin, hani şu güzel ağaçları, yıldızları, ay’ı, dağları, çiçekleri anlatırken hepsine birer birer işaret eden ellerin vardı ya. Sen onun ile Rabbinin san’atlarına nazarlarını çevirirdin insanların. ışte kalkmıyor, o ebedî nakışları gösteremiyor insanlara… Parmakların öldüğünü, solduğunu işaret ediyor. Kulakların, her sabah dinlediği o kuşların ılâhî bestesini, o tatlı kâinat mûsikisini duyamıyor işte. Ruhun coşamıyor… Kâinatın bütün sesleri bir tarafa sen bir tarafa… Yollarınız ayrılıyor… Kulağında yalnız ölümün sesi kalıyor…

Kalbin, hani o ebediyete müştak kalbin, Rabbine ebedî muhabbetler besleyen kalbin var ya, olmuyor işte, sevemiyor şimdi... Sevdiklerin bir tarafta sen bir tarafta öylece bakakalıyorsun, elinde değil hiçbir şey… Sadece seyrediyorsun…

Kalbin olduğun yerde, ölüm, ölüm, ölüm… Ve ‘Ben Allah’ın izniyle öldüm’ atışları yapıyor. Ne garip bir şey değil mi ölüm? Kapanıyor bu âleme açılan bütün kapılar. Göz kapanıyor, kulak kapanıyor, ruh uçup bedeninden ötelere çıkıyor. Kalp tam ‘Tik!’ deyip de yoluna koyulmuşken, bir ‘Tak!’ sesiyle duruyor. Ve yol bitiyor. Nefes tükeniyor… Son sözün küçük bir nefes… Hû oluyor… Dil çekiliyor içine, kendi âlemine… Neyin lezzetini alacak ki, bir tek ölümün lezzeti kalıyor damağında… Bir tek ölüm fısıltıları duyuluyor dudaklarında…

Bir tek ölümü seyrediyor gözlerin, ölüm diye atıyor bak kalbin, ölüme sımsıkı sarılıyor ellerin...

Hakikaten çok ilginç bir şey değil mi ölüm? Düşünmesi bile içine ayrı bir hâl katıyor. Esâsen düşünmesi bile ayrı bir lezzet veriyor kimilerine… Evet evet, tarifsiz bir lezzet ölüm kimi için. Ne güzel değil mi?

Seni yaratan, Her sabah yüzünün yüzüne canlı bir hâl katan, Sana her sabah tertemiz bir kâinat sunan.

Anneyi, babayı sana koruyucu melek yapan. Etrafını bin bir çiçekle donatan Allah’ına (cc), Yaradanına, Hâlıkına, Kerîmine, Rabbine gidiyorsun. ışte en tatlı lezzeti de belki de bu idi.

Bir de gerçekçi olmalı insan. Ebediyete gitmek istiyorsa şu ölüm kapısını çalmadan gidemeyecek.

Ondandır korkmamalı ölümden. Sevmeli onu. Fânîlik ile ebediyet arasındaki ince ilişkileri ara ara hatırlamalı, şu dünyada misafir olduğunu unutmamalı…

Bir misafir gibi misafirhane sahibinin emrine göre hareket etmeli, selâmetle kabir kapısını açıp, saadet-i ebediyeye gitmeli. “Ölüm benim doğum günüm olsun” dedi tekrar. Bunca duygu yoğunluğunun üstüne gözyaşlarını yine tutamadı… Ağladı, ağladı, ağladı…

Bu gözyaşları Allah (cc) içindi. Bu bir nev'î rabıta-i mevt idi. Bir damlası bütün Cehennemi söndürebilirdi. Bütün karanlıkları aydınlatabilirdi. Çocuk en son sözü, kalemi bıraktı. Bir mezar taşına doya doya sarıldı. Yıllardır hasretle aradığı dostunu, arkadaşını bulmuş gibi. Ve elini toprağa attı. Bir avuç toprak aldı eline. Ve yoğurdu elinde bu çamur karışımı toprağı. Yoğurdu, yuvarladı ve sıktı… Hayatın içinde nizâmla, ikramlarla yoğurulduğunu hatırlayarak…

Ve sonra yavaş yavaş şehre, insanların içine, hayatın içine yürüdü, yürüdü, yürüdü… Ne garip tecellî idi.. Bugün onun doğum günüydü…

CıHAN CAMBAZ

23.02.2009

Yer Imleri:

Bu konuyu değerlendir