Giriş yapmadınız.

-»(¯`v´¯)-»Muhabbet Fedaileri artık "Tapatalk" ile cebinizde...-»(¯`v´¯)-»
iPhone veya Android tabanlı cep telefonu kullanıyorsanız, AppStore / Market üzerinden "TAPATALK" uygulamasını indirip kurduktan sonra çalıştırın ve "Muhabbet Fedaileri" diye aratın. Tapatalk ile Muhabbet Fedaileri Forum artık cebinizde...

21

14.08.2009, 22:07

Risale-i Nur' a hizmet maddî ve manevî sıkıntılardan kurtarır

Bugünlerde herkes sıkıntıdan şekva ediyor. Adeta manevî havanın bozukluğundan, maddî ve umûmi bir sıkıntı hastalığını vermiş. Hatta bana da bir gün sirayet etti. Bizim her derdimize ilaç olan Risale-i Nur ile meşgul olanlarda, o sıkıntı hastalığı ya yok veya pek azdır.
Kastamonu Lâhikası

Çok tecrübelerle ve bilhassa bu sıkı ve sıkıntılı hapiste katî kanaatim gelmiş ki, Risale-i Nur ile kıraaten ve kitabeten iştigal, sıkıntıyı çok hafifleştirir, ferah verir. Meşgul olmadığım zaman o musîbet tezauf edip lüzumsuz şeylerle beni müteessir eder.
Şualar, s. 267

22

14.08.2009, 22:09

Risale-i Nur'a hizmetin iki mühim neticesi

Kalemle Nurlara hizmet ve sadakatle talebesi olmanın iki mühim neticesi vardır:

1. Âyât-ı Kur'âniyenin işaretiyle. îmanla kabre girmektir.

2. Bütün şakirtlerin manevî kazançlarına. Nur dairesindeki şirket-i mâneviye sırrıyla, umum onların hasenatlarına hissedar olmaktır.
Hem, bu talebesizlik zamanında melaikelerin hürmetine mazhar olan talebe-i ulûm-u dîniye sınıfına dahil olup alem-i berzahta, talii varsa. tam muvaffak olmuşsa - Hafız Ali ve Meyve'de bahsi geçen meşhur talebe gibi şüheda hayatına mazhar olmaktır.

Emirdağ Lâhikası-l, s. 187

23

14.08.2009, 22:54

Seni umutsuzluğa düşmeye sevkeden, (insanların ve şeytanların verdiği) acaba Allah yok mu vesvesesinin belini imani hakikatleri gösterek geri dönüşü olmayacak şekilde kırması ve bu konuda kavî bir itikada sahip olmana vesile olması (biiznillah)
Yazarken ve okurken daha iyi düşünmek, daha derli toplu olarak kendini ifade etmek,
Kelime dağarcığının genişlemesi ve bilmediğin kelimeleri de kolayca tahmin edebilmen, Kur'an okurken Arapça bilmesen bile o ayetin en azından meâlini hatırlayabilmen. Yani seni Kur'anî bir dile yaklaştırarak, dîni anlamanı kolaylaştırması.
Temsil ve misallerle zor meselelerin daha kolay anlaşılması ve yine anlatılmak istenen karmaşık şeylerin kolayca anlatmanın nasıl oldğunu öğrenmek.
En çetrefilli ve bugüne kadar kolayca izah edilmemiş dini meselelerin (ki büyük kısmı İslam'a sataşanların eline koz olmuş) güzelce izahıyla İslam'daki hakkaniyeti bir kez daha görmek....
Daha çok sıralanabilir...
Ama en önemlisi.... Rabbini (Rab: Terbiye eden) unutmamak, istesen de unutamamak, sen Onu görmesen de, O seni görüyor ya... Ve hayatında olanlarda, olmuşlarda ve olacaklarda O'nun takdirinin cilvesini görmek... Demek ki, hiçbirşey başıboş değil, herşey bir yere gidiyor... ama herhangi bir yere değil, nereye takdir edildiyse oraya...
Hayat, kurgudan daha acayiptir.

Zehracan

Süper Moderatör

  • Konuyu başlatan "Zehracan"

Mesajlar: 8,190

Hobiler: Risale-i Nur, DUA...

  • Özel mesaj gönder

24

18.08.2009, 10:13

Talhagenc abi, bu güzel eklentiler icin Allah razi olsun insaallah..

masaallah Said abi, cok güzel anlatmissin sende.. Allah razi olsun..
"İnsan vardır fark edilmez süsünden.
Kimi farksızdırkoyun sürüsünden.
Her gördüğün şekle kapılma,
insan anlaşılmaz görüntüsünden...(!)"

25

18.08.2009, 10:22

Amin ecmain kardeşim...

Zehracan

Süper Moderatör

  • Konuyu başlatan "Zehracan"

Mesajlar: 8,190

Hobiler: Risale-i Nur, DUA...

  • Özel mesaj gönder

26

03.10.2009, 23:47

Aziz, sıddık kardeşlerim,

Risale-i Nur benim bedelime sizlerle görüşür,
derse müştak yeni kardeşlerimize güzelce ders verir.
Nurlarla ya okumak veya okutmak veya yazmak suretindeki meşguliyet,
tecrübelerle kalbe ferah, ruha rahat, rızka bereket, vücuda sıhhat veriyor.

Tarihce-i Hayat
"İnsan vardır fark edilmez süsünden.
Kimi farksızdırkoyun sürüsünden.
Her gördüğün şekle kapılma,
insan anlaşılmaz görüntüsünden...(!)"

Zehracan

Süper Moderatör

  • Konuyu başlatan "Zehracan"

Mesajlar: 8,190

Hobiler: Risale-i Nur, DUA...

  • Özel mesaj gönder

27

24.02.2010, 23:25



Risale-i Nur'u okuyan kimseler, bilhassa idrakli gençler, kuvvetli bir imana sahip oluyorlar.
Sarsılmaz ve fedakâr bir dindar, bir vatanperver oluyorlar.
Yıpranmaz bir imanın bulunduğu bir yere, menfî bir ideolojinin aşıladığı ahlâksızlık ve sefahet giremez.
Bu sarsılmaz imana sahip olanlar çoğaldıkça masonluğun ve komünizmin dairesi asla genişleyemiyor.
Komünistlerin dayandığı materyalist (maddiyyun) felsefenin hak ve hakikat ile hiç bir ilgisi olmadığını,
nazariyelerinin tamamen asılsız olduğunu Risale-i Nur,
Kur'ân-ı Kerîmin âyetleriyle ve gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen, fikren ve mantıken ispat ediyor.
O çürük fikir karanlıklarına düşenleri tenvir edip kurtarıyor.
Yalnız gözünün görebildiği yere inanan maddecilere dahi, Allah'ın varlığını, inkâr ve itiraz kabil olmayan kuvvetli delillerle ispat ediyor.
Bilhassa lise ve üniversite tahsil gençliğine, bu harika eserler orijinal ve çekici üslûbu ve yüksek edebî san'atıyla kendini okutturuyor.


"İnsan vardır fark edilmez süsünden.
Kimi farksızdırkoyun sürüsünden.
Her gördüğün şekle kapılma,
insan anlaşılmaz görüntüsünden...(!)"

gaib

Stajyer

  • "gaib" bir erkek

Mesajlar: 94

Konum: Ankara

Meslek: Teknisyen

Hobiler: Risale-i Nur ve İttihad-ı İslam

  • Özel mesaj gönder

28

15.01.2012, 19:32

Kur’ân’ın harflerini muhafaza edenleri alkışlayan ve onlara “Eyyühe’l-İhvan” diyen Hazret-i Ali (kv)’nin müjdesini ta kalblerinde hissediyorlardı… Değil mi ki, Kur’ân’ın “Kalem’e ve yazmakta oldukları şeylere …”

“Evet muhterem üstadım, bu günlerde Risâlet-ün-Nûr’un, fevkalâde faaliyeti içinde çok kerâmetlerini müşahede ediyoruz. Hattâ şöyle diyebilirim ki: Her bir talebeniz, başlı başına, birer birer, belki de kerratla böyle ikrama ve böyle in'âma mazhardırlar.” diyen Husrev Efendi mektubuna şöyle devam etmişti:

“Milâslı Mehmed Efendi, ‘Bir karyede bin kalemle Nura sarılan kardeşlerimizin köyündeki faaliyeti biraz mübalâğalı görmüşler. Ben onun tahkiki için geldim’ dedi. Risâlet-ün-Nurun bir kerameti idi ki, bu köyün kıymetli, fa'al bir talebesi Marangoz Ahmed yanımda idi. Ben dedim: ‘Vâkıa ben bu köye gitmedim, kardeşlerimden soruyorum, onlar da diyordu: ‘Kadın-erkek, çoluk-çocuk, Risâlet-ün-Nuru yazan bin kalem vardır.’ Sonra Marangoz Ahmed dedi ki: ‘Bizim köyümüz, üç yüz elli hanedir. İki hoca, bir hacı, üç adamdan başka bütün evlerimize Risâlet-ün-Nur girmiştir. Kadınlara, kız çocuklarına varıncaya kadar yazıyorlar. Hattâ ümmîlerden -kırk yaşından yukarı- yazı yazan on kadar kardeşimiz vardır.’ cevabında bulundu.”

Isparta’nın küçük bir karyesi olan bu köyün ismi SAV’dı. SAV’ın sakinleri, yani Üstadlarından gelen hakîkatleri kâğıda nakşeden nur işçileri, matbaaları kıskandıracak bir hummalı çalışma içerisindeydiler. Değil mi ki, Kur’ân’ın harflerini muhafaza edenleri alkışlayan ve onlara “Eyyühe’l-İhvan” diyen Hazret-i Ali (kv)’nin müjdesini ta kalblerinde hissediyorlardı… Değil mi ki, Kur’ân’ın “Kalem’e ve yazmakta oldukları şeylere …” diye başlayan yeminine eman verip iman ediyorlardı… Bir gece böceklerinin sesi, bir de kalem gıcırtılarının mûsikisi dalâletin kâbusunu dağıtmak ve ehl-i imanın iman tellerini ihtizaza getirmek için yazıyor, yazıyor, yazıyorlardı…
Yaşasın şeriat-ı garrâ! Yaşasın adalet-i İlâhî! Yaşasın ittihad-ı millî! Ölsün ihtilâf! Yaşasın muhabbet-i millî!.. Gebersin ağrâz-ı şahsiye ve fikr-i intikam! Yaşasın şecaat-ı mücessem askerler! Yaşasın satvet-i muşahhas ordular! Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cemiyet-i ahrâr ve Nur talebeleri.
Said Nursî

gaib

Stajyer

  • "gaib" bir erkek

Mesajlar: 94

Konum: Ankara

Meslek: Teknisyen

Hobiler: Risale-i Nur ve İttihad-ı İslam

  • Özel mesaj gönder

29

15.01.2012, 19:33

Bu Uğursuz Gecenin Yok Mu Sabahi?


BU UĞURSUZ GECENİN

YOK MU SABAHI?



Zaman öyle bir cendereye girmişti ki, yüzyıllardır peygamberler ümmetlerine onun tarifini yapa gelmişlerdi. Ahir zaman peygamberi, o zamanı “İmanı muhafaza etmek, çıplak elde kor ateşi tutmaktan zor.” diye tarif ediyordu. Rahmeti gazabını sebkat etmişti Rabbimizin. Her asra imdad ettiği gibi bu asra da imdadını Nur Risâleleri şeklinde göndermişti.



Mehmet Akif’in:



“Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?

Mahşerde mi biçarelerin, yoksa felâhı!

Nur istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!

‘Yandık!’ diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!” serzenişine bedel Hasan Feyzi (Rahmetullahi Aleyh),


“Geliyor şu karşıdan gerçi bir zulmet,

Fakat sensin bugün atâ-yı rahmet...

Boğacaksın onu nurunla elbet

Ey bir rahmet-i âlem Risâlet-ün-Nur!” diye Nur’u müjdeliyordu.


Yaşasın şeriat-ı garrâ! Yaşasın adalet-i İlâhî! Yaşasın ittihad-ı millî! Ölsün ihtilâf! Yaşasın muhabbet-i millî!.. Gebersin ağrâz-ı şahsiye ve fikr-i intikam! Yaşasın şecaat-ı mücessem askerler! Yaşasın satvet-i muşahhas ordular! Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cemiyet-i ahrâr ve Nur talebeleri.
Said Nursî

gaib

Stajyer

  • "gaib" bir erkek

Mesajlar: 94

Konum: Ankara

Meslek: Teknisyen

Hobiler: Risale-i Nur ve İttihad-ı İslam

  • Özel mesaj gönder

30

15.01.2012, 19:36

Risâle-i Nur bu asra hem bir sirac, hem bir lem’a, hem bir şua olmakla dalâlet karanlıklarını dağıttığı gibi; harflerinin yazılmasıyla hâsıl olan netice, manevî bir elmas kılıç hükmünde dalâletin şer neticelerini neticesiz bırakıyordu. Nurdan, ateşten şuu

MEVZU OSMANLICAYI KORUMAK

DEĞİL, KUR’ÂN’IN HARFLERİNİ

MUHAFAZA ETMEKTİR


Risâle-i Nur bu asra hem bir sirac, hem bir lem’a, hem bir şua olmakla dalâlet karanlıklarını dağıttığı gibi; harflerinin yazılmasıyla hâsıl olan netice, manevî bir elmas kılıç hükmünde dalâletin şer neticelerini neticesiz bırakıyordu. Nurdan, ateşten şuurlu varlıklar yaratan Rabbimizin şe’nidir ki, “hattâ zulmetten, hattâ esîr maddesinden, hattâ mânâlardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat, zîşuuru kesretle halkeder.” Hatta bunlar gibi, havaya ekilen mukaddes kelimelerden dahi pek çok mahlûku yaratır.

Bu nokta-i nazardan, Kur’ân’dan süzülen iman hakîkatlerinin toplandığı bir hakîkat kitabı Risâle-i Nur’un Kur’ân’î olan harflerini yazanların yazma işini yapıyor olmaları ve yazdıkları o yazılar oldukça ehemmiyetlidir. Mevzu, Osmanlıcayı korumak değil, Kur’ân’ın harflerini muhafaza etmektir. Kur’ân’a âit ne varsa kıymettardır ve sevablıdır. Yazan kişi, hiç olmazsa sevabına binaen yazıya sahip çıkacaktır.

Kaldı ki, lafız mânâyla kaimdir. O harfler Kur’ân adına hizmet eden manaları taşıyan Nur Risâleleri adına çalışır ve çalıştırılırsa mezkûr neticeleri temin edecektir.



Bedîüzzaman Hazretleri talebelerinden masumane üç aylarda sevab kazanmak niyetiyle yazıda tembellik edenleri ikaz ediyor ve onlara yukarıya aldığımız dersi, ders veriyor. Bizler biz olalım, masum değil de tembellikten ve nefsaniyetten gelen gevşeklikten yazıda kalemi çalıştırmaktan uzak kalmayalım ve şu cümlelere iyice kulak verelim:



Herkesin bir vazifesi vardır; öyle vazifeler de vardır ki, herkesin vazifesini içine alır. Zaman, kalemi çalıştırmak zamanıdır. Zaman, gayret zamanıdır ve insan için ancak yaptığı vardır. Biz biz olalım, yaptığımız en iyi işi, şimdi daha iyi yapalım.

Yaşasın şeriat-ı garrâ! Yaşasın adalet-i İlâhî! Yaşasın ittihad-ı millî! Ölsün ihtilâf! Yaşasın muhabbet-i millî!.. Gebersin ağrâz-ı şahsiye ve fikr-i intikam! Yaşasın şecaat-ı mücessem askerler! Yaşasın satvet-i muşahhas ordular! Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cemiyet-i ahrâr ve Nur talebeleri.
Said Nursî

gaib

Stajyer

  • "gaib" bir erkek

Mesajlar: 94

Konum: Ankara

Meslek: Teknisyen

Hobiler: Risale-i Nur ve İttihad-ı İslam

  • Özel mesaj gönder

31

15.01.2012, 19:40

Kur'an harflerini yazmanın maddi sırları var mıdır? Bazı rivayetlerde, Kur'an harfi ile yazılmış olan dua, ayet gibi kıymetli şeyleri yazmak, üzerinde taşımak veya okumaktan bahs ediliyor. Bunları nasıl anlamalıyız?

Kur'an harflerini yazmanın maddi sırları var mıdır?




Alıntı

Sual: Kur'an harflerini yazmanın maddi sırları var mıdır? Bazı rivayetlerde, Kur'an harfi ile yazılmış olan dua, ayet gibi kıymetli şeyleri yazmak, üzerinde taşımak veya okumaktan bahs ediliyor. Bunları nasıl anlamalıyız?

Alıntı


Alıntı

Cevap: Sualinizin cevabını, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin, "Kudret Hazineleri Kef-Nun'dadır" başlıklı bir dersine dayanarak vermeye çalışacağız.

Alıntı


Yasin Suresi’nin sonundaki ayette beyan edildiği gibi, Allahu Teala Hazretleri, bir şeyin yaratılmasını murad ettiğinde “ol diye emreder" ve o şey hemen oluverir.

Alıntı


Her şeyi yaratan sadece Allah’ın kudreti olmakla beraber, Allahu Teala’nın yaratmadan önce her şeye ol demek gibi bir adeti vardır ve ayet bu İlâhî adeti ifade ediyor.

Alıntı


Ehl-i Sünnet kelam âlimlerinin bildirdiğine göre, Allah’ın ezelî kelamı ve sözüparçalardan oluşmaz. kelimelerden, harflerden ve

Alıntı


Allah'ın diğer sıfatları gibi, kelam sıfatı da zatından ayrılıp bir tarafa gitmez ve parçalanıp cüzlere ayrılmaz. Cüzelere ve kısımlara ayrılmaktan münezzehtir, infikaki muhaldir (zatından ayrılıp gitmesi imkansızdır).

Alıntı


Diğer sıfatlarının hakiki mahiyetini bilemediğimiz gibi kelam sıfatının da hakikatini bilemeyiz ve insan kelamı ile aynı kefeye koyamayız. Çünkü Allah, muhalefetün lil havadis, mahluklara benzememe sıfatına sahiptir.

Alıntı


Doğru, Allah’ın kelamı harflerden oluşmaz ve Allah'ın zatından parçalar halinde ayrılıp bir tarafa doğru gitmez.

Alıntı


Fakat, Üstad Bediüzzaman’ın 28. Lema’daki, “Allah’ın ol emrinden gelen harfler, maddi kuvvet gibi varlıklar üzerinde tesir eder.” açıklamasından anlaşıldığına göre, Allah’ın ezeli kelamının bir tecellisi olan “ol" kelamıyla emrettiğinde, “ol emrinden gelen", yani onun vesilesiyle ortaya çıkan harfler, Arş’dan yere doğru zamansız olarak aniden gelir ve yaratılacak şeye temas ederek onun yaratılmasında maddi bir güç gibi iş yapar. (Arştan yere doğru inen bu kudsi harfler, bizzat Allah'ın kelamı değil, o kelamın tecellisiyle yaratılan manevi varlıklardır. Onun kelamı harflerden oluşmaktan münezzehdir.)

Alıntı


Nasıl ki melekler de Allah’ın yaratmasında bazı görevler yaparlar, hâlbuki asıl iş gören Allah’ın kudretidir. Onun gibi, emri tekviniden (ol emrinden) gelen harfler, bazı şeylerinyaratılmasında görev yaparlar, fakat hakiki iş gören harfler değil Allah’ın kudretidir.

Alıntı


Bediüzzaman Hazretleri 28. Lema’da, bahar mevsimi başında, bademlerin çiçek açması zamanında, bahar havasının onlara temas etmesi ile, ol emri harflerinin çiçeklerin açmasına vesile olduğunun kendisine gösterildiğini anlatır. Bu normalde görülebilecek bir hadise olmadığı halde, Allah’ın bir lütfu olarak “ol der ve oluverir” ayetininanlaşılması için kendisine gösterilmiştir.

Alıntı


İşte, dünyadaki ve evrendeki yaratma işlerinde, Allah’ın kurduğu, harflere dayalı böyle bir düzen vardır. Devamlı bir surette Allah’ın emri ve o emrin harfleri, varlıklar üzerine iner ve onları şekillendirir, üzerlerinde işler yapar. “Gökten yere (her) emri, (O) tedbîr (ve idâre) eder” (Secde, 5) ayeti bu manayı ifade eder gibidir. Yani, İlâhî emir ve emrin harfleri gökten yere sürekli olarak iner.
Diğer bir ayette de “yaratmak ve emir Allah’ındır” (Araf, 54) buyrularak yaratma işinin emirle olduğuna dikkat çekilmiştir. Başka bir ayette de melekler, “biz ancak Rabbinin emriyle ineriz” (Meryem, 64) diyerek yine emir konusu, meleklerle birlikte dikkate sunulmuştur. (Yukarıda, harflerin yaratma işindeki rolünün meleklerinkine benzediğini ifade etmiştik.)

Alıntı


Fakat tekrar vurgulayalım. Bütün bu işleri yapan aslen kudret-i ilahiyedir, harfler sırf zahiri bir sebebdir, Allah tarafından kurulmuş bir yaratma düzendir.

Alıntı


İşte burada, Kur’an harflerinin tesir ve etki sahibi olması konusu devreye giriyor ve böylece iki kısım harf söz konusu oluyor. Biri, gökten inen Allah’ın emrinin harfleri;ikincisi, yerde insanlarca okunan ve yazılan Kur’an’ın kudsi harfleri.

Alıntı


Aralarındaki münasebet ise şöyledir: Yerde okunan bir Kur’an ayeti ve onun harfleri, hangi derde deva ise, gökten o konuda İâhî emrin inmesine sebeb olur.

Alıntı


Mesela, baş ağrısı için okunan bir ayet ise, bu ayet Allah'dan şifa emrinin inmesine vesile oluyor. Ağrı için okunan bu Kur’an harfleri, şifa için olan İlahi emrin harflerini içine alarak, ona ahizelik yaparak kuvvet kazanıyor ve maddi ilaç gibi o hastalığa şifa oluyor.

Alıntı


Hastalıklara şifa için okunan şifa ayetlerini, nazardan korunmak veya şifa bulmak için okunan nazar ayetini, düşmanlardan korunmak için okunan Ayetel Kürsi’yi, sihirden korunmak veya kurtulmak için okunan Felak ve Nas surelerini burada hatırlayabiliriz.

Alıntı


Üstad Bediüzzaman bu manayı özetle şöyle anlatır:

Alıntı


Kur’an’ın kudsi harfleri, hususan surebaşlarında bulunan “elif-lam-mim” gibi ilahi şifrelerin harfleri Allah’dan gelen muntazam ve nihâyetsiz hassâs ve zamansız emirleri dinliyorlar ve yapıyorlar.” (28. Lema)
“İlahi şifreler olan Sure başlarındaki harfler, havanın zerreleri içinde, zamansız, gizli ve incecik bağlantı tellerini harekete getirecek birer düğme harfi olduklarını ve yerden arşa manevî telsiz telefon gibi kudsi bir haberleşmeyi yerine getirmeleri, o İlâhî kudsî şifrelerin (Kur'an harflerinin) vazîfesidir.” (28. Lema)

Alıntı


Yani bir mümin, Kur’an harflerindeki kudsiyete yakışan halis bir niyetle ve doğru bir nazarla bir Kur’an ayetini veya harfini okuduğu zaman o harf kudsiyet kazanır ve o kudsi harfi okumakla, sanki bir haberleşme düğmesine basmış gibi olur. Veya onun ağzından çıkarak havada oluşan harf, sanki bir haberleşme ağının düğmesi imiş gibihavadaki gizli ilahi düzeneği çalıştırarak bir mesaj çekmiş gibi olur.

Alıntı


Bunun üzerine derhal ve zamansız bir şekilde, ol emrinin harfleri bu Kur’an harflerinin üzerine inerek onlara karşılık verir ve o harfleri tesir ve kuvvet sahibi yapar. İşte kurulan bu düzenden sayesinde, okunan veya yazılan Kur’an harfleriyle pek çok maddi işler yapılabilir ve tarih boyunca yapılmıştır.
Kur’an harflerinin, ayetlerinin, hangisinin neye karşı okunacağı hakkında pek çok rivayetler ve bu konuda yazılmış kitaplar olduğu gibi, bazı alimlerce, “bu ayet şu maddi işe yarar” manasında pek çok keşifler de yapılmıştır.

Alıntı


İşte İslam dünyasında asırlardır, “falan ayet okunursa filan derde iyi gelir” veya “yazılıp boyunda taşınırsa filan derde şifa olur” gibi sözlerin, hastaların üzerine ayetleri okumanın, muska yazmanın kaynağı yukarıda anlattığımız gerçeklerdir.

Alıntı


Harflerin okunarak, yazılarak, hatta zihinden geçirmekle dahi bu özelliklere sahip olabileceğini Hz. Üstad aynı risalede şu mealde ifade etmiştir:

Alıntı


Harflerin havadaki varlıkları bu özelliğe sahip olduğu gibi, insan zihnindeki varlıkları, hatta kağıt üzerine yazılmış şekilleri dahi bu özelliğe sahiptir.

Demek o kudsi harflerin okunmasıyla ve yazılmasıyla, maddî ilaç gibi şifâ ve başka maksadlar elde edilebilir.” (28. Lema)

Alıntı


Günümüzde hâkim olan maddeci felsefenin bakış açısı, gözüyle görmediği ve aslını bilmediği şeyleri hurafedir deyip inkâr etse de işin aslı budur.

Alıntı


Allah’ın varlığını kabul etmeyen ya da şüpheler içinde bakan kimselerin bunları anlayamaması onların kendi hatalarının sonucudur ve kendi başlarına sardıkları birbeladır.

Alıntı


Bütün kâinatın, her canlının ve her zerrenin, varlığını apaçık gösterdiği O yüce yaratıcıyıinkâr etmeselerdi, kâinatın sırlarını, varlıkların hakikatini anlamakta böyle mahrumiyetlere düşmezlerdi.

Alıntı

Yaşasın şeriat-ı garrâ! Yaşasın adalet-i İlâhî! Yaşasın ittihad-ı millî! Ölsün ihtilâf! Yaşasın muhabbet-i millî!.. Gebersin ağrâz-ı şahsiye ve fikr-i intikam! Yaşasın şecaat-ı mücessem askerler! Yaşasın satvet-i muşahhas ordular! Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cemiyet-i ahrâr ve Nur talebeleri.
Said Nursî

gaib

Stajyer

  • "gaib" bir erkek

Mesajlar: 94

Konum: Ankara

Meslek: Teknisyen

Hobiler: Risale-i Nur ve İttihad-ı İslam

  • Özel mesaj gönder

32

15.01.2012, 19:42

Yazı yüz şehid sevabı kazandırıyor. Bunu niye ihmal ediyor, niye yazmıyorsunuz? Yazın kardeşim, karlı olursunuz. Bir şehid yetmiş kişiye şefaat ettigine göre, bir yazı yazan Nur Talebesi yüz şehidin sevabını kazanıyor. Yedi bin kişiye şefaat edecek bir ku

BİZ YAZIYORUZ, NE KAYBETTİK?”


SEYYİD AHMED HÜSREV ALTINBAŞAK EFENDİ'NİN NASİHATİ (DİN, NASİHATTİR. HADİS)


“Kardeşim! Bakın! Siz yazmıyorsunuz da ne kazandınız? Biz yazıyoruz, ne kaybettik? Kardeşim! Mahşer meydanında bir şehid, biiznillah yetmiş kişiye şefaat edebilir. Yazı yüz şehid sevabı kazandırıyor. Bunu niye ihmal ediyor, niye yazmıyorsunuz? Yazın kardeşim, karlı olursunuz. Bir şehid yetmiş kişiye şefaat ettigine göre, bir yazı yazan Nur Talebesi yüz şehidin sevabını kazanıyor. Yedi bin kişiye şefaat edecek bir kuvvete sahip oluyor. İnsan bunu terk eder mi kardeşim? Sonra sen evinden çıkıyor, çarşıya gidiyorsun; çarşının bir tarafından öbür tarafına gidinceye kadar bütün kebairlerle karşılaşıyorsun. Yetmiş kebair karşılıyor seni. Ama yazı bunları silecek. Yazı olmasa, şehid sevabı olmasa, bunlar neyle giderilecek? Şimdi haramlar dünyayı kaplamış kardeşim! Kurtuluş sadece sadece Kur’an yazısındadır. Cenab-ı Allah bizi affetsin kardeşim. Siz yazmadınız ne kazandınız? Biz yazdık ne kaybettik? Bunların üzerinde durun, düşünün kardeşim!”

(alıntı)
Yaşasın şeriat-ı garrâ! Yaşasın adalet-i İlâhî! Yaşasın ittihad-ı millî! Ölsün ihtilâf! Yaşasın muhabbet-i millî!.. Gebersin ağrâz-ı şahsiye ve fikr-i intikam! Yaşasın şecaat-ı mücessem askerler! Yaşasın satvet-i muşahhas ordular! Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cemiyet-i ahrâr ve Nur talebeleri.
Said Nursî

gaib

Stajyer

  • "gaib" bir erkek

Mesajlar: 94

Konum: Ankara

Meslek: Teknisyen

Hobiler: Risale-i Nur ve İttihad-ı İslam

  • Özel mesaj gönder

33

15.01.2012, 19:48

SEYYİD AHMED HÜSREV EFENDİMİZİN MÜBAREK BİR RÜYASI: “O deniz şeriattir. Ağaç ve dalları ise, ondan feyiz alan tarikattir. Benden sonra Isparta’ya İslam’a hizmet edecek bir Zât gelecek ve sen ona ittiba edeceksin”

Bediüzzaman Hazretleri'nin "Husrev'in bin kusuru olsa ben onun aleyhinde bulunmaktan korkarım" dediği Hüsrev Efendi çocukluk yıllarında şöyle bir rüya görür.
“Büyük bir deniz ortasında bir ağaç vardır. Deniz çekilir ve ağaç kurur. Bir zat gelir, o ağacın dallarını budar. Sonra denizin ortasında büyükçe bir yol açılır ve kendileri o yoldan yürümeye başlarlar”.
Bu rüyasını şeyhine anlattığında, şeyhinin tabiri şöyle olmuştur.
Bilahire 1926 yılında Bediüzzaman Hazretleri sürgün olarak Barla’ya gelmiştir. Büyük bir Zâtın Isparta’ya nefiy olarak gönderildiğini işiten Hüsrev Efendi’nin fıkıhla alakalı üç suâlini muhtevi mektubuna Bediüzzaman Hazretlerinin cevabı câlib-i dikkattir:
Hüsrev Bey kardeşim! senin sorduğun meselelerin cevapları fıkıh kitaplarında mevcuttur. Bu bilgilere ulaşmak da kolaydır. Ben bir talebe arıyorum o sen olsan gerek! İslam alemi bu gün, büyük bir sarsıntı geçiriyor. İman kalesi tehlikededir. Gel, beraber Kurana ve bu aziz milletin İmanına hizmet edelim!
Daha hiç görüşmemiş olduğu Üstadının mektubuna bir mektupla değil, kendisi bizzat huzuruna gitmek hassasiyetiyle ve “ehli kemâlin huzuruna yürüyerek gidilir” deyip kırk kilometre uzaklıkta bulunan Barla’ya yaya olarak Üstadın huzuruna gitmiştir.
Üstad Hazretleri, kendilerini –iltifaten- Barla dışındaki Karaca Ahmed Türbesinde karşılamışlardır. Hüsrev Efendi bu buluşmadan sonra Onun hem talebesi, hem hizmet arkadaşı, hem de İman ve Kur’an hizmetinde en büyük rükün olarak yerini almıştır.

http://ahmedhusrevaltinbasak.com/


[Bediüzzaman Hazretlerinin Husrev Efendi hakkında söyledikleri, yazdıkları, mektupları ve Hüsrev Efendi'nin hayatı hakkında daha fazla bilgiyi
http://ahmedhusrevaltinbasak.com/ sitemizde ve Risâle-i Nur'larda bulabilirsiniz..]
Yaşasın şeriat-ı garrâ! Yaşasın adalet-i İlâhî! Yaşasın ittihad-ı millî! Ölsün ihtilâf! Yaşasın muhabbet-i millî!.. Gebersin ağrâz-ı şahsiye ve fikr-i intikam! Yaşasın şecaat-ı mücessem askerler! Yaşasın satvet-i muşahhas ordular! Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cemiyet-i ahrâr ve Nur talebeleri.
Said Nursî

gaib

Stajyer

  • "gaib" bir erkek

Mesajlar: 94

Konum: Ankara

Meslek: Teknisyen

Hobiler: Risale-i Nur ve İttihad-ı İslam

  • Özel mesaj gönder

34

15.01.2012, 19:50

Seyyid Ahmed Hüsrev Efendi'nin Bir Nasihati : Talebe-i Uluma da Cenab-ı Hakk sorgu sual sormayacak. ‘Geç Cennete’ diyecek. Hem Üstadimiz Efendimiz Hazretleri Risale-i Nur Talebesi’nin vasfını çizmiş. Kastamonu Lahikası’nda ‘Risale-i Nur’a intisab eden zat

Bir nur talebesi Hatt-ı Kur’an-ı muhafaza etmek ile alakalı bir halini Husrev Efendi’ye şöyle arzetmişti:

“Biz işçiyiz, çiftçiyiz. Haliyle çok yoruluyoruz ve o yorgunlukla gaflet çöküyor. O halde yazı vazifesi kalacağı zaman, ehl-i tarikatın zikrini yapmadan rahat edemediği gibi, az da olsa yazmaya gayret ediyorum. Masanın yanına varıyorum; zahmetle ama yorgun, bitkin haldeyim. Fakat yazıya başlayınca Cenab-ı Hak o yorgunluğu izale edip atıyor, rahatlık veriyor. Hulasa yorgun da olsak, hasta da olsak sürüne sürüne masaya vardığımız zaman kağıt üzerinde harfleri yazarken, o harfler adeta bir hap veya bir iğne gibi vesile-i şifa oldugunu şahsen aciz fehmimle ben farkına vardım.

Bu hali bir sohbette Üstadimiza da arz etmiştim. Şöyle buyurdu: ’Evet kardeşimiz

doğru söylüyor. Öyledir. Yani yazı, maddi hastalıklara daha şifadır.’“

Talebelerine yazıyı ve hizmeti emretmekle beraber çokça ihlasın üzerinde duruyor ve şöyle diyordu: “Kardeşlerim hakkında en şiddetli korktuğum en dehşetli çekindiğim, yarın huzur-u İlahide Cenab-i Hakk ’Ey kulum niçin yazı yazdın, niçin ezber yaptın, niçin okudun?’ diye sordugu zaman ’Ya Rabbi! Senin rızan için yazı yazdım, senin rızan için ezber yaptım, senin rızan için okudum’ diye cevap verince Cenab-ı Hakk’ın kendisine ’Yalan söylüyorsun, sen çok yazıyor desinler diye yazdın! Sen çok ezber yapıyor desinler diye ezber yaptın! Çok okudun desinler diye okudun! Nefsin için yazdın! Nefsin için ezberledin! Nefsin için okdun!’ demesidir. Talebe hakkında en ziyade korktuğum en ziyade çekindiğim budur kardeşim.“



Sohbetlerinde sık sık “Küllenmiş olan İslami şuurun külleri Cenab-ı Hakk’ın izniyle bir gün kalkacak“ diye müjdeler veren Husrev Efendi siyaset ehlinin halini şöyle mütalaa ediyordu: “Kardeşim, gidecekleri yollar kapandı artık. Gidecekleri yer kalmadı. Yollar kapandı. Nereye gidecekler İslam yolundan başka? Diğer yollar hep denendi. Her yolu denediler. Her şeyi denediler. Kurtuluş, ancak İslamiyet’tedir.“



“GEÇ CENNET’E!“



Yine Risale-i Nur’un ve kalemle hizmetin ehemmiyetini anlattığı bir sohbetinde ziyaretçilerden birisi “Efendim! Biz yazı yazmassak Cehenneme mi gideriz?“ diye sorunca, Husrev Efendi Hazretleri şöyle buyurdular: “Yok kardeşim! Cennet’e girerşiniz. Amma mahşer meydanında elli tane menzil var. İnsanlar her menzilde ahiret senesiyle biner sene hesaba çekilecekler. Mesela; sabah namazının birinci rekatında ne okudun? İkinci rekatında ne okudun? Böyle inceden inceye bir hesap var. Ama sen sabah namazından sonra bir çeyrek ya da yarım saat şu yazıyı yazsan talebe-i ulum olursun. Talebe-i Uluma da Cenab-ı Hakk sorgu sual sormayacak. ‘Geç Cennete’ diyecek. Hem Üstadimiz Efendimiz Hazretleri Risale-i Nur Talebesi’nin vasfını çizmiş. Kastamonu Lahikası’nda ‘Risale-i Nur’a intisab eden zatın en ehemmiyetli vazifesi onu yazmak ve yazdırmaktır. Ve intişarına yardım etmektir.’ diyor. Burada talebeliğin vasfı var. Talebe bu demektir. Mesela şimdi, Üstadımız İstanbul’da olsa neyle gideceksin onun yanına?! Hem Üstadımız eserde diyor: ‘Ruz-i Mahşerde talebem beni arayıp bulamazsa, ben talebemi arayıp bulacağım!’ “

Aynı şahış “Efendim kardeşler bize yazıyı öğretmiyorlar!” diye serzenişte bulununca Husrev Efendi, “Kardeşim! Bir insan acıktığı zaman muhakkak bakkal veya fırına gider. Bakkal veya fırın ayağına gelmez.” Bu sefer de “Efendim biz kopya yazmayız, bakarak yazarız” deyince Husrev Efendi şöyle cevap verdi: “Kardeşim! Kopya ile yazmak senin istifadenedir. Hem hattın güzel olur, hem zaman kaybı olmaz. Ama sen nasıl istersen öyle yaz!”

(alıntı)


“Risale-i Nur’dan yazdığınız ve yazmakta olduğunuz harflerin sayısınca, Allah’ın selamı ve rahmeti ve bereketi üzerinize olsun!”
Yaşasın şeriat-ı garrâ! Yaşasın adalet-i İlâhî! Yaşasın ittihad-ı millî! Ölsün ihtilâf! Yaşasın muhabbet-i millî!.. Gebersin ağrâz-ı şahsiye ve fikr-i intikam! Yaşasın şecaat-ı mücessem askerler! Yaşasın satvet-i muşahhas ordular! Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cemiyet-i ahrâr ve Nur talebeleri.
Said Nursî

gaib

Stajyer

  • "gaib" bir erkek

Mesajlar: 94

Konum: Ankara

Meslek: Teknisyen

Hobiler: Risale-i Nur ve İttihad-ı İslam

  • Özel mesaj gönder

35

15.01.2012, 20:48

Risale-i Nur Neden Hatt-ı Kur'an Olan Osmanlıca Yazısını Muhafaza Ediyor?

Osmanlıca'nın Ehemmiyetine Dair

Yeryüzünde milli kütüphanelerindeki eserlerin dilini ve harflerini bilmeyen, bunları okumaktan aciz bir tek millet var mıdır? Tarihinden edebiyatından, ilmi, felsefi ve dini eserlerinden, milli kültür hazinelerinden haberi olmayan bir miletin bir toprak parçasında rastgele toplanmış bir kuru kalabalıktan farkı nedir?

Avrupalılar okullarında Shakesper’e, Milton’a, Schiller’e, Voltaire’e dair bilgi verirken talebeye bu yazarların okul kütüphanesindeki eserleri de okutulur. Bir kitabın bir parçası değil, tamamı okutulur. Bugün yirmi yaşlarında bir Türk genci Naima’yı, Fuzuli’yi, Cevdet Paşa tarihini orjinalinden okuyamaz.

Yeni yazıya çevirisini okusa da anlayamaz. Bu talihsiz delikanlı için Baki’nin o muhteşem “Mersiye” si Galib’in o enfes “Hüsn ü Aşk” ı Hamid’in “Tarık Bin Ziyad”ı simsiyah karanlıklara batmış muazzam abidelerdir. O zavallıcık bu eserlerin arasında, İstanbul’un göklere fırlayan tarihi eserleri arasında iki gözü kör dolaşan bir turist gibi gezip durur. Kendi tarihini, atasını, dilini, edebiyatını bilmez ve sevmez. Yani kendini bilmez ve sevmez.

Peyami SAFA




Kamus bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle şuuruyla. Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız ihtilali, tek mukaddese saygı göstermiştir: Kamusa… Heyhat! Batıda cinnet bile terbiyeli.

Cemil MERİÇ

Osmanlıca ilgisini iyi ama geç kalınmış bir hamle olarak değerlendiren araştırmacı- yazar Dursun Gürlek şunları söylüyor: “Rahmetli Cemil Meriç’ten defalarca duydum. Türkiye’de Osmanlıca öğrenmenin Arapça öğrenmek kadar hatta daha mühim olduğunu söylerdi.

Çünkü kütüphanelerimiz Osmanlıca eserlerle dolu ve işin garibi bu eserlere bizden çok Avrupalı oryantalistler ilgi gösteriyor. Düşünebiliyor musunuz benim kütüphanemdeki eserleri bir Fransız ya da İngiliz araştırıcı rahatlıkla okuyup çevirebiliyor, ben tabiri caizse bön bön bakıyorum. Yahut çevremdeki mezar taşlarını okuyamıyorum. Dedemden kalan tapu belgesini okuyamıyorum.

En güzel tarihi eserler İstanbul’da, fakat Osmanlı çeşmelerinin, camilerinin kitâbelerini okuyamıyorum. Tabii bu lüzum, bu boşluk gün geçtikçe daha iyi açığa çıktığı için Osmanlıca’ya rağbet var. Kanaatim odur ki rağbet artacak.”

Dursun GÜRLEK

Osmanlı Türkçesi; Türklerin yüzyıllar boyunca geliştirdikleri özgün bir dildir. Arapçadan da Farsçadan da yararlanmış ama ikisi de olmamış; yeni Türk kuşakları Osmanlı Türkçesini anlayabilmelidir ki, gelecekle geçmiş arasındaki köprüyü sağlam kurabilsinler.

Attila İLHAN

Türkiye'de entelektüelliğin şartı Osmanlıca bilmektir. Bizde kendi kültürünü bilmez,İngilizceden okumaya çalışır. Batı'yı bilmez sadece kafa çekip ahkâm keser.

Ben şunu söylüyorum: Türkiye'de Osmanlıca bilmeyen entelektüeller cahildir. 1928 öncesi yazılmış şeyleri okuyamıyorsanız eğer, hiç 'okur-yazarım' diye geçinmeyin. Bugün bir İngiliz entelektüeli Shakespeare'i, Shelly'yi okur, bilir.Bizimkiler Nedim'i, Fuzuli'yi anlamaz, Şeyh Galip'i utanmadan İngilizcesinden okurlar. Birçok tarih kitabı hâlâ Osmanlıcandır bizde. Kendi kültürünü bilmeyen entelektüel olamaz.

MURAT BARDAKÇI

Vasıflı insan olmak isteyen her Türkiyeli genç mutlaka ve mutlaka zengin, edebi, yazılı Türkçeyi, yani Osmanlıcayı iyi derecede öğrenmekle mükelleftir. Osmanlıca bilmeden köylü, bakkal, işportacı, kasap, esnaf olunabilir, ama münevver, yüksek tabaka mensubu, kültürlü olunamaz.Yeterli Osmanlıca bilmenin ölçüsü de şudur: Zevk ve haz alarak, mânasını anlayarak Türk dilinin en büyük şairi Fuzulî’nin divanını, aslî metninden okuyabilmek.

Mehmet Şevket EYGİ

Türk diline yapılan kasıtlı müdahaleler sonunda dilimizin gittikçe fakirleşmekte ve ifade yeteneğini kaybetmekte oluşudur. Daha önce kullanılmış olan; aşikar, bedihi, dekolte, münhal, müstehcen, vazıh, bariz… gibi 12 kelimenin bir tek -açık- kelimesiyle karşılanması dilde nasıl bir kavram kargaşasına yol açar? Nüanslar nasıl kaybolur ve bu müdahale Dili nasıl fakirleştirir, düşünülmeye değer! Bu pek çok misalden Bir tanesidir.


Servet KABAKLIA
http://pusulader.org/kurumsal/gaye-i-hay…etine-dair.html
Yaşasın şeriat-ı garrâ! Yaşasın adalet-i İlâhî! Yaşasın ittihad-ı millî! Ölsün ihtilâf! Yaşasın muhabbet-i millî!.. Gebersin ağrâz-ı şahsiye ve fikr-i intikam! Yaşasın şecaat-ı mücessem askerler! Yaşasın satvet-i muşahhas ordular! Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cemiyet-i ahrâr ve Nur talebeleri.
Said Nursî

gaib

Stajyer

  • "gaib" bir erkek

Mesajlar: 94

Konum: Ankara

Meslek: Teknisyen

Hobiler: Risale-i Nur ve İttihad-ı İslam

  • Özel mesaj gönder

36

15.01.2012, 20:56

Ecdâdımızın her zaman şeref duyduğumuz bin yıllık şânlı bir tarih koridorundan bizlere armağan ettikleri sayısız güzîde eserler bugün fikrî boyutta da çoğumuza, maal’esef bir turiste olduğu kadar uzak, anlamsız ve yabancıdır

Osmanlı Türkçesi
Millî kültürümüzün temelini teşkîl eden eserlerimizin hemen hemen tamamı, Osmanlıca’dır. Halbuki yeni neslimiz, kim bilir hangi dedesinden kalmış bir kitap veya eski bir tapu senedinin, bir paranın, bir çeşme kitâbesi, tarihî bir çarşı girişi ya da belki her gün altından geçtiği üniversite giriş kapısında yazılı olan Osmanlıca metnin, gerek muhtevâ, gerekse estetik zevkini yudumlama imkânından ne yazık ki mahrûmdur.
Üzerinde güneş batmayan koca bir cihân devletinin dayandığı sırrın perde arkasındaki çağ açıp çağ kapayan bir kültürün mirasçılarının, birkaç yıl değil, asırlarca tüm dünyayı adâlet ve şefkatiyle avucuna alan ve ışık saçan o güzelliklerin hayret-engîz altyapısını araştırma zarûreti ne kadar açıktır.
Bizden sonraki nesillere millî kültürümüz adına köprü olabilme mes’ûliyetimiz bir yana, sadece san’at noktasında dahi uzak kaldığımız bu mirasın, birçoğu üslûb sahibi ve kendi başına ekol olan güzîde hattatlarımızın göz nurlarıyla bir dantelâ gibi işledikleri o kıymet biçilemeyen cânım eserlerinden niceleri, artık yabancı müze ve koleksiyoncuların en mu’tenâ köşelerini süslemektedirler.
Oysa ki kendi memleketimizde ecdâdımızın bizlere birer emâneti, birer yâdigârı olan ve bir kısmı, aylar süren çalışmalarla ancak hazırlanabilmiş husûsî kâğıtlar üzerinde kâh eşsiz birer tabloya dönüşen veya bazen pirinç bir levha ya da mermere asırlara meydan okurcasına kazınan, bazen de uğruna gözünü bile kaybetmek bahâsına bir câmi’ kubbesine ilmek ilmek işlenen ve akıllara durgunluk veren hat san’atınumûneleri bugün, apayrı ve şaşılacak bir kadirbilmezliğin incitici yalnızlığına terkedilmişlerdir.
Ecdâdımızın her zaman şeref duyduğumuz bin yıllık şânlı bir tarih koridorundan bizlere armağan ettikleri sayısız güzîde eserler bugün fikrî boyutta da çoğumuza, maal’esef bir turiste olduğu kadar uzak, anlamsız ve yabancıdır.
Değil mâhiyetlerinden, varlıklarından dahi habersiz olduğumuz milyonlarca taş baskısı ya da birçoğu sahasında otorite olmuş ve hâlâ bu vasfını koruyan el yazması nâdîde eserler, üzücüdür ki bu gidişle çürümeye mahkûm gözüktükleri kütüphânelerin tozlu raflarından, himmet ehli kişilerce gün ışığına çıkarılacakları günü beklemektedirler.
Buna rağmen ne gariptir ki, tamâmen bize âit olan ve günümüzde artık Osmanlıca olarak ta’bîr edilen Târihî Türkiye Türkçesi’ni bir yazı dili olmaktan öte, ayrı bir lisân zannedenlerimizin sayısı maal’esef hiç de az değildir.
Ve yedi asır cihâna hükmetmiş bir milletin çocukları, artık önüne konulan çevirilerin dışında, atalarının bugüne kadarki kültür birikiminden istifâde edememektedirler. Bu çevirilerin birçoğunun eksik ya da hatâlı olduğu ise ayrı bir vâkıadır. Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde, yüzlerce kişilik kadroyla yıllardan beri, üstelik sadece belgelerin tasnîfine yönelik ve daha çok yıllara muhtaç çalışmaların da gösterdiği gibi, her biri başlı başına birer değer olan bu güzîde eserlerin, tarihî metin ve evrâkların teker teker şimdiki yazıya çevrilmesine ne yeterli sayıda teknik elemanımız vardır, ne de zaman buna müsâittir.
Şu halde günümüz gençliğinin hissesine, dedelerinin birkaç bin sene önceki kültür mirasını rahatlıkla okuyup anlayabilen diğer milletlere, imrenmek mi düşüyor?
Neden biz de kendi çocuğumuza, araştırdığı herhangi bir mevzu’da, ecdâdının birikimine birinci elden uzanabilme imkânını tanımayalım? Çok boyutlu bir altyapıya sâhip ve tarihine yabancı kalmamış, büyüklerine sevgisini ve saygısını kaybetmemiş bir nesil, geleceğe daha ümidle bakmamızın bir te’minâtı değil midir?
Üzüntüyle belirtelim ki, batılı araştırmacıların hem konuşma dili cihetiyle Türkçe’yi, hem de bir yazı dili olan Osmanlı Türkçe’sini öğrenerek yaptıkları derli toplu araştırmalardan, bugün Osmanlı’nın torunlarından ancak İngilizce bilenler istifâde edebilirken, bilimsel çevirileri (!) yapılan bu yabancı kaynaklar da, ne gariptir ki, bir sokak ötedeki kendi millî kütüphânelerimizi referans göstermektedir.
Gönlünde millî harstan, kültürden bir nebze olsun hissesi bulunanların, içinde bulunduğumuz bu vaziyete üzülmemesi mümkün değildir. Osmanlıca’yı öğrenmek, öz yurdunda kendi kültürüne yabancı kalmış bir neslin vicdân muhâsebesinde, ecdâdına ve tarihine karşı va’desi çoktan dolmuş bir fikir borcudur.
Yaşasın şeriat-ı garrâ! Yaşasın adalet-i İlâhî! Yaşasın ittihad-ı millî! Ölsün ihtilâf! Yaşasın muhabbet-i millî!.. Gebersin ağrâz-ı şahsiye ve fikr-i intikam! Yaşasın şecaat-ı mücessem askerler! Yaşasın satvet-i muşahhas ordular! Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cemiyet-i ahrâr ve Nur talebeleri.
Said Nursî

  • "yaşargürt" bir erkek

Mesajlar: 36

Konum: Ankara

Meslek: Teknisyen

Hobiler: Risale-i Nur ve İttihad-ı İslam

  • Özel mesaj gönder

37

19.01.2012, 23:49

Nefsimizi Terbiye Etmenin En Kolay Ve Iyi Yolu Risale-I Nur Okumaktir.

Bu zamanda en güzel nefis terbiyesi Risale-i Nur okuyarak olur. Risale-i Nur'u Üstad Bediüzzaman'ın eseri olarak değil de direkmen kendi eserimiz kendi malımız gibi okursak en güzel nefis terbiyesi olur. Çünkü, Risale-i Nur'da Üstad hep kendi nefsini terbiye etmeye çalışışıyor ve nefsine sürekli ısrarla nasihat veriyor. Kusurlarını gösteriyor. Nefsini icbar ile değil de ikna ile terbiye ediyor. Yani "medenilere galebe ikna iledir eskiden olduğu gibi icbar ile yani zorlama ile değildir" dediği hakikati nefsine tatbik ediyor. İKna etmeye çalışıyor. Nefsine akli deliller ile isbatlar ile cevablar vererek ıslah ediyor. İstikameti ve hakiki lezzeti gösteriyor. Zaten Risale-i Nur talebesi olmanın bir vasfı da Risaleleri kendi malı kendi telifi bilmek değil mi?
Yaşasın şeriat-ı garrâ!

Yaşasın adalet-i İlâhî!

Yaşasın ittihad-ı millî!

Ölsün ihtilâf!

Yaşasın muhabbet-i millî!..

Gebersin ağrâz-ı şahsiye ve fikr-i intikam!

Yaşasın şecaat-ı mücessem askerler!

Yaşasın satvet-i muşahhas ordular!

Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cemiyet...

  • "yaşargürt" bir erkek

Mesajlar: 36

Konum: Ankara

Meslek: Teknisyen

Hobiler: Risale-i Nur ve İttihad-ı İslam

  • Özel mesaj gönder

38

21.01.2012, 05:54

Peki niçin Risale-i Nur? Çünkü, bu zamanda insanlığın fabrika ayarları bozulmuş. Nefisler istikameti ve doğru yolu kaybetmiş. Hayrette kalmış.

Peki niçin Risale-i Nur? Çünkü, bu zamanda insanlığın fabrika ayarları bozulmuş. Nefisler istikameti ve doğru yolu kaybetmiş. Hayrette kalmış. Ve çaresiz. Çare ise her derdin dermanı olan Kur'an-ı Hakim'de var. Şifa ise Allah'dan. Her ürünü en iyi üreten yapan bilir. İnsanları ve nefisleri yaratan ise Allah-ü Teala'dır. O ise insanlar için bir kullanım kılavuzu ve nefisler için bir fabrika ayarları hükmünde olan Kur'an-ı Hakim'i imdadımıza göndermiştir. Kur'an her asırla farklı konuşuyor. Her asrın ihtiyacını gözetiyor. Her asra layık, uygun ve şifalı reçeteyi sunuyor. Her asırda tecdid ediyor. Tazeleniyor. Gençleşiyor. Bu asırda ise Kur'an Risale-i Nur ile konuşuyor ve konuşturuyor. Risale-i Nur Kur'an'ın hakiki bir malı ve hakiki bir tefsiridir. Bu zamanın reçetesi de fabrika ayarları da Risale-i Nur'dur. Kim Risale-i Nur reçetesini ve fabrika ayarlarını nefsine tatbik ederse aslına döner. Ahsen-i Takvim üzere yaşar. Hakiki saadete ve mutluluğa erer. Nefsi düşmanı değil en büyük yardımcısı olur. Nefsine biner kainata sultan olur. Nefsini ıslah ettiği gibi nefisleri de ıslah eder. Kendi imanını kurtardığı gibi başkalarının imanını da Allah'ın izniyle kurtarır. Selametle kabir kapısını açar. Cennetü-l Firdevse girer. Cenab-ı Hakk'ın cemalini görerek ebedi saadete mazhar olur.
Yaşasın şeriat-ı garrâ!

Yaşasın adalet-i İlâhî!

Yaşasın ittihad-ı millî!

Ölsün ihtilâf!

Yaşasın muhabbet-i millî!..

Gebersin ağrâz-ı şahsiye ve fikr-i intikam!

Yaşasın şecaat-ı mücessem askerler!

Yaşasın satvet-i muşahhas ordular!

Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cemiyet...

Bu konuyu değerlendir