You are not logged in.

Dear visitor, welcome to Muhabbet Fedâileri. If this is your first visit here, please read the Help. It explains in detail how this page works. To use all features of this page, you should consider registering. Please use the registration form, to register here or read more information about the registration process. If you are already registered, please login here.

1

Monday, May 9th 2005, 11:26am

Mehdi nasıl tanınacak?

Kur’an-i Kerim; hükmü kiyamete kadar sürecek olan herseyin bazen çok açik, bazen kapali, bazen mütesabih fakat eksiksiz bir sekilde yer aldigi Allah'in essiz kelamidir. Kur’an-i Kerim'in en büyük mucizelerinden birisi de her asra ve her asirda farkli kapasiteden her insana anlayabilecegi mesaji bulundurmasidir. Islam'in dünyaya hakim olmasi, peygamberimizin (s.a.v.) vefatindan sonra kiyamete kadar olacak hadiselerin en mühimidir. Mehdi ise, bu hakimiyetin basindan sonuna en önemli sahsiyetidir.

Son günlerde sık sık duyduğunuz: “Hz. Mehdi gelmeyecekmiş, Hz. Mehdi yokmuş” sözleri Hz. Mehdi'nin çıkış alametleridir.

“ınsanların ümitsiz olduğu ve "HıÇ MEHDı FALAN YOKMUş" dediği bir sırada Allah Mehdi'yi gönderir...” (Ali Bin Husameddin el-Muttaki, Kitab-ul Burhan fi-Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 55)

“...Mehdi, Resulullah'ın bayrağı ile, insanların başlarına BELA ÜZERıNE BELA YAğDIğI ve ÇIKIşINDAN ÜMıT KESıLDığı BıR SIRADA ÇIKAR...” (Ali Bin Husameddin el-Muttaki, Kitab-ul Burhan fi-Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 55)

http://www.harunyahya.org/imani/mehdiyet/altin.html

2

Monday, May 9th 2005, 11:33am

Mehdiyyet bahsinin bazı hususlarında ve Deccal bahsinde Harun Yahya ile anlaşamıyoruz. Oradan uzun alıntılar yapmak zor. Konuya müteallik sitenin linklerini vermek müreccahtır. www.hazretiisagelecek.com gibi..
Hayat, kurgudan daha acayiptir.

Risale Okuyorum

Üyeliği İptal Edildi

  • "Risale Okuyorum" is male
  • "Risale Okuyorum" has been banned

Posts: 663

Location: Ankara

Occupation: Öğrenci

Hobbies: İnternet, Risale-i Nur

  • Send private message

3

Monday, May 9th 2005, 1:53pm

Güzelliklerden bahsedilerek çıkarılan bazı (bana göre) yanlış sonuçları tahlil etmek niyetindeyim. Biraz uzunca oldu ancak diyorum ki

Mehdi ve ahirzamanı hakkıyla merak eden ve doğruyu veya en azından Risale-i Nur bu konuda ne diyor diye bilmek isteyenler sıkılmadan okuyacaklardır. Pek azı benim düşüncemdir. Zaten bu şekilde normal yazıldığından bana ait satırlar ortadadır.

ıstifadelerinize sunmak niyetiyle yazıya başlıyorum;

1- http://www.hazretiisagelecek.com/a_6.html sayfasının sonundan alıntı;

Bediüzzaman çok kesin delillerle geleceğini belirttiği halde, Hz. Mehdi'nin yalnızca bir şahsı maneviden ibaret olduğunu söyleyerek bu önemli gerçeği örtmeye çalışmak da aynı şekilde büyük bir yanılgı olacaktır

Bediüzzaman Hazretleri eserlerinin tamamında şahs-ı maneviyi ve cemaat zamanı olduğunu savunmuştur. Böyle bir ıslam aliminin, böyle dehşetli bir asırda Mehdi'nin zor olan 3 vazifesini, hikmet çerçevesinde yani herkesin Hz. Mehdi'yi bilemeyeceği, sadece bir takım ehl-i ilmin tanıyabileceği şekilde yapabileceğine işaret etmesi bana makul gelmiyor.

Düşünün ki bir Müceddit olan Bediüzzaman Hazretleri, tüm maddi manevi makamları talebelerine ve şahs-ı maneviye addetmiş, tüm hasenatına ortak eylemiş. Ve linkini verdiğim adreste gerçekleşen olaylarda Hz. Mehdi vazife yapmış. Muvvaffak olmuş. 2008 yılında galip olacağından bahsedilmiş.

Peki nerede bu yüksek seciyeli Hz. Mehdi şahsiyeti? Hangi şahıs tek başına bu olayları yapmış? Bediüzzaman'dan daha yüksek vasıflara sahip olacak olan Hz. Mehdi neden hala tanınmadı? Halbuki Bediüzzaman Hazretleri daha 14 yaşında tüm Anadolu'da, 21 yaşında ise tüm dünyada tanınmaya başlamıştı ve de teknoloji bu kadar ileri değildi. Peki Mehdi bir şahıs ise ve de 2008'de galibiyet ilan edecekse, kendisi kim ve nerede?

Ayrıca yazar Hz. Mehdi'nin yalnızca bir şahsı maneviden ibaret olduğunu diyor. Yani Bediüzzaman Hazretlerinin şahs-ı maneviye verdiği ehemmiyeti ve de "Zaman cemaat zamanıdır, bu zamanda şahıslar hiç hükmündedir" ifadesini küçümsercesine "yalnızca ... ibaret olduğunu" tamlaması kullanılarak büyük bir hataya düşüldüğü düşüncesindeyim.

2- Bir derece mahrem olan ancak Yeni Asya Neşriyat'ta yayınlanmasından kuvvet bularak bir mevzuyu gündeme getirmek istiyorum;
Yeni Asya Neşriyat yayını şualar'dan alıntı;
Kaynaklar:
http://www.risaleinurenstitusu.org/index…Sualar&Page=498
http://www.risaleinurenstitusu.org/index…Sualar&Page=499
http://www.risaleinurenstitusu.org/index…Sualar&Page=500
http://www.risaleinurenstitusu.org/index…Sualar&Page=501
Birinci nokta: ıman ve teklif, ihtiyar dairesinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduğundan, perdeli ve derin ve tetkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî meseleleri elbette bedihî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarurî olmaz. Tâ ki, Ebu Bekir’ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu Cehil’ler esfel-i sâfilîne düşsünler. ıhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mucizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyamet ve eşrât-ı saat, bir kısım müteşabihat-ı Kur’âniye gibi kapalı ve tevilli oluyor. Yalnız, güneşin mağripten çıkması bedahet derecesinde herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tevbe kapısı kapanır, daha tevbe ve iman makbul olmaz. Çünkü, Ebu Bekir’ler Ebu Cehil’ler ile tasdikte beraber olurlar. Hattâ Hazret-i ısa Aleyhisselâmın nüzûlü dahi ve kendisi ısa Aleyhisselâm olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Hattâ Deccal ve Süfyan gibi eşhâs-ı müthişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.

ıkinci nokta: Peygambere bildirilen umûr-u gaybiye, bir kısmı tafsil ile bildirilir. Bu kısımda hiç tasarruf edilmez ve karışamaz: Kur’ân’ın ve hadis-i kudsînin muhkematı gibi.

Ve diğer bir kısmı icmal ile bildirilir, tafsilât ve tasviratı onun içtihadına havâle edilir: ımana girmeyen hâdisât-ı kevniyeye ve vukuat-ı istikbâliyeye dair hadisler gibi. Bu kısımda, Peygamberimiz (Aleyhissalâtü Vesselâm) belâgatiyle, temsiller suretinde, sırr-ı teklif hikmetine muvafık tafsil ve tasvir eder. Meselâ, bir sohbette derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: "Bu gürültü, yetmiş seneden beri Cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın bu dakikada Cehennemin dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür." Bu garip haberden beş altı dakika sonra birisi geldi, dedi: "Ya Resulallah, yetmiş yaşında bulunan filân münafık vefat etti, Cehenneme gitti." 1 Peygamberin yüksek belîğâne kelâmının tevilini gösterdi.

ıhtar : Hakaik-i imaniyeye girmeyen cüzî hâdisât-ı istikbaliye nazar-ı Nübüvvette ehemmiyetsizdir.

Üçüncü nokta: ıki Nüktedir.

Birincisi: Teşbihler ve temsiller suretinde rivayet edilen bir kısım hadisler, mürûr-u zamanla avâmın nazarında hakikat telâkki edildiğinden, vâkıa mutabık çıkmıyor. Ayn-ı hakikat olduğu halde, vâkıa mutabakatı görünmüyor. Meselâ, Hamele-i Arş gibi arzın hamelesinden olan "Sevr" ve "Hut" namında ve misalinde iki melâike, koca bir öküz ve pek büyük bir balık tasavvur edilmiş.

ıkincisi: Bir kısım hadisler ıslâmların ekseriyeti noktasında veya hükûmet-i ıslâmiyenin veya merkez-i hilâfetin nokta-i nazarında vürud ettiği halde, umum ehl-i dünyaya şamil zannedilmiş ve bir cihette hususî bulunduğu halde, küllî ve âmm telâkki edilmiş. Meselâ rivayette vardır ki, "Bir zaman gelecek, Allah Allah diyen kalmayacak."2 Yani, "Zikirhaneler kapanacak ve Türkçe ezan ve kamet okunacak" demektir.

Dördüncü nokta: Ecel ve mevt gibi umur-u gaybiye çok hikmet ve maslahat cihetiyle gizli kaldığı misilli, dünyanın sekeratı ve mevti ve nev-i beşerin ve cins-i hayvanın eceli ve vefatı olan kıyamet dahi çok maslahatlar için gizlenilmiş.

Evet, eğer ecel vakti muayyen olsaydı, yarı ömür gaflet-i mutlaka içinde ve yarıdan sonra, darağacına asılmak için her gün bir ayak daha onun tarafına atılmakla dehşet-i mutlaka içinde, havf ve recanın muvazene-i maslahatkârâne ve hakîmânesi bozulduğu gibi; aynen öyle de, dünyanın eceli ve sekeratı olan kıyamet vakti muayyen olsaydı, kurûn-u ûlâ ve vustâ fikr-i âhiretten pek az müteessir olacaktı. Ve kurûn-u uhrâ, dehşet-i mutlaka içinde bulunup ne hayat-ı dünyeviyenin lezzeti ve kıymeti kalır ve ne de havf ve reca içinde ihtiyar ile itaatkârâne olan ubudiyetin ehemmiyeti ve hikmeti bulunurdu. Hem eğer muayyen olsa, bir kısım hakaik-i imaniye bedahet derecesine girer, herkes ister istemez tasdik eder. ıhtiyar ve irade ile bağlı olan sırr-ı teklif ve hikmet-i iman bozulur.

ışte bunun gibi çok maslahatlar için umûr-u gaybiye gizli kaldığından, herkes her dakikada hem ecelini, hem bekasını düşündüğü için hem dünyaya, hem âhiretine çalışabildiği gibi, her asırda dahi hem kıyamet kopacağını, hem dünyanın devamını düşünebildiği için, hem dünyanın fâniliğinde hayat-ı bâkiyeye, hem hiç ölmeyecek gibi imaret-i dünyaya çalışabilir.

Hem de musibetlerin vakti muayyen olsaydı, musibet başına gelen adam, musibetin intizarında o gelen musibetin belki on mislinden ziyade mânevî bir musibet, o intizardan çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i ılâhiye tarafından gizli, perdeli bırakılmış. Ve ekser hâdisât-ı kevniye-i gaybiye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki, gaybdan haber vermek yasak edilmiş. * düsturuna karşı hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek içindir ki, medâr-ı teklif ve hakaik-i imaniyeden başka olan umûr-u gaybiyeden izn-i Rabbânî ile haber verenler dahi, yalnız işaret suretinde perdeli ve kapalı ihbar etmişler. Hattâ Tevrat ve ıncil ve Zebur’da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki, o kitapların bir kısım tâbileri tevil edip iman etmediler. Fakat itikadât-ı imaniyeye giren meseleleri tasrihle ve tekrarla ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin muktezası olduğundan, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan ve Tercüman-ı Zîşânı (a.s.m.) umûr-u uhreviyeden tafsilen ve hâdisât-ı istikbaliye-i dünyeviyeden icmalen haber vermişler.

Beşinci nokta: Hem her iki deccalın, asırlarına ait olan harikaları, onların bahsiyle ve münasebetiyle rivayet edildiğinden, onların şahıslarından sudûr edeceği telâkki ve tevehhüm edilmesinden, o rivayet müteşabih olmuş, mânâsı gizlenmiş, meselâ tayyare ve şimendiferle gezmesi...
Hem meselâ, meşhur olmuş ki, ıslâm Deccalı öldüğü vakit ona hizmet eden şeytan, ıstanbul’da Dikilitaş’ta bütün dünyaya bağıracak 1 ve herkes o sesi işitecek ki, "O öldü." Yani pek acip ve şeytanları dahi hayrette bırakan radyoyla bağırılacak, haber verilecek.

Hem Deccalın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine ait garip halleri ve dehşetli icraatı, onun şahsıyla münasebettar rivayet edilmesi cihetiyle mânâsı gizlenmiş. Meselâ, "O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret-i ısa (a.s.) onu öldürebilir, başka çare olamaz"2 rivayet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek, ancak semâvî ve ulvî hâlis bir din ısevîlerde zuhur edecek ve hakikat-i Kur’âniyeye iktida ve ittihad eden bu ısevî dinidir ki, Hazret-i ısa Aleyhisselâmın nüzulüyle o dinsiz meslek mahvolur, ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir.

Hem bir kısım râvîlerin kabil-i hatâ içtihadlarıyla olan tefsirleri ve hükümleri, hadîs kelimelerine karışıp hadis zannedilir, mânâ gizlenir. Vâkıa mutabakatı görünmez, müteşabih hükmüne geçer.

Hem eski zamanda, bu zaman gibi cemaatin ve cemiyetin şahs-ı mânevîsi inkişaf etmediğinden ve fikr-i infirâdî galip olduğundan, cemaatin sıfat-ı azîmesi ve büyük harekâtı o cemaatin başında bulunan şahıslara verildiği cihetiyle, o şahıslar, harika ve küllî sıfatlara lâyık ve muvafık olmak için yüz derece cisminden ve kuvvetinden büyük bir acûbe cisim ve müthiş bir heykel ve çok harika bir kuvvet ve iktidar bulunmak lâzım geldiğinden öyle tasvir edilmiş. Vâkıa mutabakatı görünmüyor ve o rivayet müteşabih olur.

Hem iki deccalın sıfatları ve halleri ayrı ayrı olduğu halde, mutlak gelen rivayetlerde iltibas oluyor; biri, öteki zannedilir. Hem Büyük Mehdînin halleri sâbık mehdîlere işaret eden rivayetlere mutabık çıkmıyor, hadîs-i müteşabih hükmüne geçer. ımam-ı Ali (r.a.) yalnız ıslâm Deccalından bahseder.


şeklinde hadis ve ayetlerin yorumu hakkında genel bir tesbit yapılıyor ve devamında Süfyan'dan (ıslam deccalinden) ve diğer şahıslardan bahsediliyor. Dileyen 5. şua'nın tamamını okursa daha istifadeli olacağı düşüncesindeyim.

şualar Sayfa 502-515 (Yeni Asya Neşriyat);

Birinci Mesele

Rivayette var ki, "âhirzamanın eşhas-ı mühimmesinden olan Süfyanın eli delinecek."

Allahu a’lem, bunun bir tevili şudur ki: Sefahet ve lehviyat için gayet israf ile elinde mal durmaz, israfata akar. Darb-ı meselde deniliyor ki, "Filân adamın eli deliktir." Yani çok müsriftir.

ışte, "Süfyan israfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tamaı uyandırarak insanların o zayıf damarlarını tutup kendine musahhar eder" diye bu hadîs ihtar ediyor; "ısraf eden ona esir olur, onun dâmına düşer" diye haber verir.

ıkinci Mesele
Rivayette var ki, "âhirzamanın dehşetli bir şahsı sabah kalkar,alnında ’Hâzâ kâfir’ yazılmış bulunur." 1

Allahu a’lem bissavab, bunun tevili şudur ki: O Süfyan, kendi başına frenklerin serpuşunu koyup herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanunla tâmim ettiğinden, o serpuş dahi secdeye gittiği için, inşaallah ihtida eder; daha herkes -yalnız istemeyerek -onu giymekle kâfir olmaz.

Üçüncü Mesele
Rivâyette var ki, "âhirzamanın müstebit hâkimleri, hususan Deccalın yalancı cennet ve cehennemleri bulunur." 2

-1- bunun bir tevili şudur ki: Hükûmet dairesinde karşı karşıya kurulan ve birbirine bakan vaziyette bulunan hapishane ile lise mektebi, "Biri hûri ve gılmanın çirkin bir taklidi, diğeri azap ve zindan suretine girecek" diye bir işarettir.

Dördüncü Mesele
Rivâyette var ki, "âhirzamanda Allah Allah diyecek kalmaz."1
-2- bunun bir tevili şu olmak gerektir ki: "Allah Allah Allah" deyip zikreden tekkeler, zikirhâneler, medreseler kapanacak ve ezan ve kamet gibi şeâirde ismullah yerine başka isim konulacak demektir. Yoksa, umum insanlar küfr-ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünkü Allah’ı inkâr etmek, kâinatı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vukuunu akıl kabul etmez. Kâfirler Allah’ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hatâ ediyorlar.

Diğer bir tevili şudur ki: Kıyamet kopmasının dehşetini görmemek için, mü’minlerin ruhları bir parça evvel kabzedilir. Kıyamet kâfirlerin başlarında patlar.

Beşinci Mesele
Rivayette vardır ki, "âhirzamanda Deccal gibi bir kısım şahıslar ulûhiyet dâva edecekler ve kendilerine secde ettirecekler."2
Allahu a’lem, bunun bir tevili şudur ki: Nasıl ki padişahı inkâr eden bir bedevî kumandan, kendinde ve başka kumandanlarda, hâkimiyetleri nisbetinde birer küçük padişahlık tasavvur eder. Aynen öyle de, tabiiyyun ve maddiyyun mezhebinin başına geçen o eşhas, kuvvetleri nisbetinde kendilerinde bir nevi rububiyet tahayyül ederler ve raiyetini kendi kuvveti için kendine ve heykellerine ubudiyetkârâne serfüru ettirirler, başlarını rükûa getirirler demektir.

Altıncı Mesele
Rivayette var ki, "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz."3 Bunun için bin üç yüz sene zarfında emr-i Peygamberî ile bütün ümmet o fitneden istiâze etmiş, azab-ı kabirden sonra vird-i ümmet olmuş.

Allahu a’lem bissavab, bunun bir tevili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. ınsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâp ederler. Meselâ, Rusya’da hamamlarda kadın-erkek beraber çıplak girerler. Ve kadın, kendi güzelliklerini göstermeye fıtraten çok meyyal olmasından, seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar. Ve fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine mağlûp olup o ateşe sarhoşâne bir sürurla düşer, yanar. ışte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebairleri ve bid’aları, birer câzibedarlıkla pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa, cebr-i mutlakla olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.

Yedinci Mesele:
Rivayette var ki, "Süfyan büyük bir âlim olacak, ilimle dalâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar."

Ve’l-ilmu indallah, bunun bir tevili şudur ki: Başka padişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i saltanat olmadığı halde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri kendine taraftar eder ve din derslerinden tecerrüt eden maarifi rehber edip tâmimine şiddetle çalışır, demektir.
......
......

Dokuzuncu Mesele
Rivayetlerde, vukuat-ı Süfyaniye ve hâdisât-ı istikbaliye şam’ın etrafında ve Arabistan’da tasvir edilmiş.

Allahu a’lem, bunun bir tevili şudur ki: Merkez-i hilâfet eski zamanda Irak’ta ve şam’da ve Medine’de bulunduğundan, râvîler kendi içtihadlarıyla, daimî öyle kalacak gibi mânâ verip, merkez-i Hükûmet-i ıslâmiye yakınlarında tasvir etmişler, Halep ve şam demişler. Hadisin mücmel haberlerini, kendi içtihadlarıyla tafsil etmişler.

Onuncu Mesele
Rivayetlerde, eşhas-ı âhirzamanın fevkalâde iktidarlarından bahsedilmiş.
Vel’ilmü indallah, bunun tevili şudur ki: O şahısların temsil ettikleri mânevî şahsiyetin azametinden kinâyedir. Bir vakit Rusya’yı mağlûp eden Japon Başkumandanının sûreti, bir ayağı Bahr-i Muhitte, diğer ayağı Port Arthur Kalesinde olarak gösterildiği gibi, şahs-ı mânevînin dehşetli azameti, o şahsiyetin mümessilinde, hem o mümessilin büyük heykellerinde gösteriliyor. Amma fevkalâde ve harika iktidarları ise, ekser icraatları tahribat ve müştehiyât olduğundan, fevkalâde bir iktidar görünür. Çünkü tahrip kolaydır. Bir kibrit bir köyü yakar. Müştehiyat ise, nefisler taraftar olduğundan çabuk sirayet eder.

.....
.....

On Dokuzuncu Mesele
Rivayetlerde, âhirzamanın alâmetlerinden olan ve âl-i Beyt-i Nebevîden Hazret-i Mehdînin (Radıyallahu Anh) hakkında ayrı ayrı haberler var. Hattâ bir kısım ehl-i ilim ve ehl-i velâyet, eskide onun çıkmasına hükmetmişler.

Allahu a’lem bissavab, bu ayrı ayrı rivayetlerin bir tevili şudur ki: Büyük Mehdînin çok vazifeleri var. Ve siyaset âleminde, diyanet âleminde, saltanat âleminde, cihad âlemindeki çok dâirelerde icraatları olduğu gibi, her bir asır, me’yusiyet vaktinde kuvve-i maneviyesini teyid edecek bir nevi Mehdîye veyahut Mehdînin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan, rahmet-i ılâhiye ile her devirde, belki her asırda bir nevi Mehdî âl-i Beytten çıkmış, ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Meselâ, siyaset âleminde Mehdî-i Abbâsî ve diyanet âleminde Gavs-ı âzam ve şâh-ı Nakşibend ve aktâb-ı erbaa ve on iki imam gibi büyük Mehdînin bir kısım vazifelerini icra eden zatlar dahi, Mehdî hakkında gelen rivâyetlerde, medâr-ı nazar Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduğundan, rivayetler ihtilâf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: "Eskide çıkmış." Her ne ise... Bu mesele Risale-i Nur’da beyan edildiğinden, onu ona havale ile burada bu kadar deriz ki:

Dünyada mütesanit hiçbir hanedan ve mütevafık hiçbir kabile ve münevver hiçbir cemiyet ve cemaat yoktur ki, âl-i Beytin hanedanına ve kabilesine ve cemiyetine ve cemaatine yetişebilsin.

Evet, yüzer kudsî kahramanları yetiştiren ve binler mânevî kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-i Kur’âniyenin mayasıyla ve imanın nuruyla ve ıslâmiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden âl-i Beyt, elbette âhir zamanda, şeriat-ı Muhammediyeyi ve hakikat-ı Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ihya ile, ilân ile, icra ile, başkumandanları olan Büyük Mehdînin kemâl-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet mâkul olmakla beraber, gayet lâzım ve zarurî ve hayat-ı içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır.
....
....
....

ıKıNCı MESELE
Rivayetlerde, her iki Deccalın harikulâde icraatlarından ve pek fevkalâde iktidarlarından ve heybetlerinden bahsedilmiş. Hattâ bedbaht bir kısım insanlar, onlara bir nevi ulûhiyet isnad eder diye haber verilmiş. Bunun sebebi nedir?

Elcevap: icraatları büyük ve hârikulâde olması ise: Ekser tahribat ve hevesata sevkiyat olduğundan, kolayca harikulâde öyle işler yaparlar ki, bir rivayette, "Bir günleri bir senedir." Yani, bir senede yaptıkları işleri üç yüz senede yapılmaz denilmiş. Ve iktidarları pek fevkalâde görülmesi ise, dört cihet ve sebebi var:

Birincisi: ıstidrac eseri olarak, müstebidâne olan koca hükûmetlerinde, cesur orduların ve faal milletin kuvvetiyle vukua gelen terakkiyat ve iyilikler haksız olarak onlara isnad edilmesiyle, binler adam kadar bir iktidar onların şahıslarında tevehhüm edilmeye sebep olur. Halbuki, hakikaten ve kaideten, bir cemaatin hareketiyle vücuda gelen müsbet mehâsin ve şeref ve ganimet o cemaate taksim edilir ve efradına verilir. Ve seyyiat ve tahribat ve zayiat ise, reisinin tedbirsizliğine ve kusurlarına verilir. Meselâ, bir tabur bir kaleyi fethetse, ganimet ve şeref süngülerine aittir. Ve menfî tedbirlerle zayiatlar olsa, kumandanlarına aittir.

ışte hak ve hakikatin bu düstur-u esasiyesine bütün bütün muhalif olarak müsbet terakkiyat ve hasenat o müthiş başlara ve menfî icraat ve seyyiat bîçare milletlerine verilmesiyle, nefret-i âmmeye lâyık olan o şahıslar, istidrac cihetiyle, ehl-i gaflet tarafından bir muhabbet-i umumiyeye mazhar olurlar.

ıkinci cihet ve sebep: Her iki Deccal, âzamî bir istibdat ve âzamî bir zulüm ve âzamî bir şiddet ve dehşetle hareket ettiklerinden, âzamî bir iktidar görünür. Evet, öyle acip bir istibdat ki, kanunlar perdesinde herkesin vicdanına ve mukaddesatına, hattâ elbisesine müdahale ederler. (Zannederim, asr-ı âhirde ıslâm ve Türk hürriyetperverleri, bir hiss-i kablelvuku ile bu dehşetli istibdadı hissederek oklar atıp hücum etmişler.

Fakat çok aldanıp yanlış bir hedef ve hatâ bir cephede hücum göstermişler.) Hem öyle bir zulüm ve cebir ki, bir adamın yüzünden yüz köyü harap ve yüzer mâsumları tecziye ve tehcir ile perişan eder.

Üçüncü cihet ve sebep: Her iki Deccal, Yahudinin ıslâm ve Hıristiyan aleyhinde şiddetli bir intikam besleyen gizli komitesinin muavenetini ve kadın hürriyetlerinin perdesi altındaki dehşetli bir diğer komitenin yardımını, hattâ ıslâm Deccalı masonların komitelerini aldatıp müzaheretlerini kazandıklarından, dehşetli bir iktidar zannedilir. Hem bazı ehl-i velâyetin istihracatıyla anlaşılıyor ki, ıslâm devletinin başına geçecek olan Süfyanî Deccal ise, gayet muktedir ve dahi ve faal ve gösterişi istemeyen ve şahsî olan şan ve şerefe ehemmiyet vermeyen bir sadrâzam ve gayet cesur ve iktidarlı ve metin ve cevval ve şöhretperestliğe tenezzül etmeyen bir serasker bulur, onları teshir eder. Onların fevkalâde ve dâhiyâne icraatlarını, riyasızlıklarından istifade ile kendi şahsına isnat ve o vasıtayla koca ordunun ve hükûmetin teceddüt ve inkılâp ve harb-i umumî inkılâbından gelen şiddet-i ihtiyacın sevkiyle işledikleri terakkiyatı şahsına isnad ettirerek şahsında pek acip ve harika bir iktidar bulunduğunu meddahlar tarafından işâa ettirir.

Dördüncü cihet ve sebep: Büyük Deccalın, ispritizma nevinden teshir edici hassaları bulunur. ıslâm Deccalının dahi, bir gözünde teshir edici manyetizma bulunur. Hattâ, rivayetlerde "Deccalın bir gözü kördür" diye nazar-ı dikkati gözüne çevirerek Büyük Deccalın bir gözü kör ve ötekinin bir gözü, öteki göze nisbeten kör hükmünde olduğunu hadiste kaydetmekle, onlar kâfir-i mutlak bulunduğundan, yalnız münhasıran bu dünyayı görecek bir tek gözü var ve âkıbeti ve âhireti görebilecek gözleri olmamasına işaret eder.

Ben bir mânevî âlemde ıslâm Deccalını gördüm. Yalnız birtek gözünde teshirci bir manyetizma gözümle müşahede ettim ve onu bütün bütün münkir bildim.
ışte bu inkâr-ı mutlaktan çıkan bir cüret ve cesaretle mukaddesata hücum eder. Avâm-ı nâs hakikat-ı hali bilmediklerinden, harikulâde iktidar ve cesaret zannederler.

Hem şanlı ve kahraman bir millet, mağlûbiyeti hengâmında, böyle istidraçlı ve şanlı ve talihli ve muvaffakiyetli ve kurnaz bir kumandanı bulunduğundan, gizli ve dehşetli olan mâhiyetine bakmayarak, kahramanlık damarıyla onu alkışlar, başına kor, seyyielerini örtmek ister. Fakat kahraman ve mücahid ordunun ve dindar milletin ruhundaki nur-u iman ve Kur’ân ışığıyla hakikat-ı hali göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılır.....
....
....


Üçüncü hadise : Bir rivayette, "ıslâm Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek" denilmiş.

-1- bunun bir tevili şudur ki: şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve ıslâmiyetin en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu’yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder.

Gariptir, hem çok gariptir: Yedi yüz sene müddetinde ıslâmiyetin ve Kur’ân’ın elinde şeref-şiar, bârika-âsâ bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten ıslâmiyetin bir kısım şeâirine karşı istimal etmeye çalışır! Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor diye rivayetlerden anlaşılıyor.
-2-


Bu satırları okuyan kardeşlerim. Bu satırları okuduysanız bahsedilen Süfyan namındaki ıslam Deccalinin vasıflarını Risale-i Nur ışığında öğrendiniz demektir. Ancak Risale-i Nur'daki Süfyan hakkındaki malumatların tamamı bunlar değildir. Kapsamlı bir araştırma ve inceleme yaparsanız daha çok yerlede Süfyan'ı, onun hile ve oyunlarını ve de Risale-i Nur'daki her meselenin onun bu oyunlarını akim bırakacak nitelikte olduğunu görürsünüz.

Ben buradan şahsi yorumlara mahal vermemek niyetiyle Üstad tarafından yazılmış, Risale-i Nur Külliyatında Emirdağ Lahikası sayfa 247-248 de bulunan bir mektubu nazarlarınıza sunmak istiyorum.

Emirdağ Lahikası Sayfa 247-248 (Yeni Asya Neşriyat);

Reisicumhura gönderilen istidanın zeylidir ki, mecbur oldum yazmaya.

Bana hücum eden garazkarların en esaslı sebebi, Mustafa Kemal in dostluğu ve tarafgirliği vesilesiyle beni eziyorlar. Ben de o garazkarlara derim ki:

Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükumetten alakası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir hadis-i şerifin ihbarıyla Kur’ân a zararlı öyle bir adam çıkacak dediğimi ve sonra Mustafa Kemal o adam olduğunu zaman gösterdi.

Ben de beş yüz seneden beri kahramanlığıyla ve hakperestliğiyle dünyaya meydan okuyan kahraman bir ordunun şerefini ve zaferini hilaf-ı hakikat olarak M. Kemal e vermediğim için, garazkar dostları, beni yirmi senedir bahanelerle tazip ediyorlar.

Evet, mahkemede ispat ettiğim gibi, "?erefler, müsbet hayırlar, maddi-manevi ganimetler orduya, cemaate verilir, tevzi edilir; kusurlar, menfi icraatlar başa, reise verilir" diye bir kaide-i hakikatle, "Kahraman ordunun ve bilfiil asker ve asker başında çalışan cesur zabitlerin zaferleri ve şerefleri Mustafa Kemal e verilmez; belki kusurlar, hatalar yalnız ona verilir" diye, beni onu sevmemekle itham edenleri, kahraman orduyu sevmemekle ve şereflerini kırmakla itham edip, onlara hain-i millet nazarıyla bakıyorum. Bu hakikati mahkemede ispat ettiğim gibi, onun muannid dostlarına da ispat etmeye hazırım. Ben, bu mübarek milletin bahadır ordusunun milyonlar efradı ve zabitlerini severim; hürmetlerini, haysiyetlerini elimden geldiği kadar muhafaza ediyorum. Benim karşımdaki garazkar muarızlarım, birtek adamı sevmek yolunda milyonlar efrada manen ihanet, belki adavet ediyorlar.

Evet, çok emarelerle bildik ki, bana hücum edenleri tahrik eden, Mustafa Kemal e itirazımdır ve ona dost olmadığımdır. Başka sebepler bahanedir. Bunun için mecbur oldum ki, o muarızlarıma derim:

O, beni taltif etmek ve bütün vilayat-ı şarkıyeye vaiz-i umumi yapmak için, Ankara ya istedi. Ben oraya gittim. Bu gelen üç madde, beni, onun dostluğundan vazgeçirdi. Yirmi sene inzivada azap çektim, dünyalarına karışmadım.

Birinci madde : Bir hadis-i şerifin, ahir zamanda an anat-ı ıslamiyenin zararına çalışacak diye haber verdiği adam bu olduğunu ef aliyle göstermesidir. Ben, otuz altı sene evvel o hadisi tefsir etmiştim. Aynen bu adama manası çıkmış. Mahkemedeki müdafaatımın üçüncü esasında izahı var.

ıkinci madde : Birşeyin vücudu ve tamiri ve hayatı, ona ait bütün erkan ve şeraitin vücuduyla olabilmesi ve o şeyin ademi ve tahribi ve ölmesi, birtek şartın bozulmasıyla olduğu bir kaide-i hakikattir. Umumun dillerinde "Tahrip, tamirden çok kolaydır" diye darb-ı mesel olmuştur. Bu kat i kaideye binaen, meydanda görünen ehemmiyetli kusurlar ve tahribatlar, o kumandanın hatasından ve ehemmiyetli şerefler ve zaferler ise, ordunun kahramanlığından geldiğinden, o fenalıkları ona, o iyilikleri orduya vermek lazım gelirken, bütün bütün aksine olarak, cemaatin hayrını baştaki bir ferde; ve o ferdin şerrini cemaate vermek, dehşetli bir haksızlık olmasıdır.

Üçüncü madde : Cemaatin hayrını ve ordunun zaferini başa vermek ve o başın kusurunu cemaate isnad etmek ise, binler hayırları birtek hayra indirmek ve bir tek kusuru binler kusur yapmaktır. Çünkü, nasıl bir tabur bir dehşetli düşmanı öldürse, herbir neferi bir gazilik rütbesini alır; ve yalnız binbaşısına verilse, binden bire iner, birtek gazi olur; o binbaşının hatasıyla zalimane bir katil yapılsa ve ona verilmeyip tabura verilse, o birtek katil bin cinayet hükmüne geçerek bin neferi mes ul eder ve cezaya çarpar. Aynen öyle de, meydandaki görünen ehemmiyetli kusurlar onları işleyen ölmüş adama verilmezse, beş yüz, belki bin seneden beri gaziliğini ve hakperestliğini dünyaya gösteren ve ferman-ı şerefini ve Kur’ân bayraktarlığını kılıçlarıyla ve kanlarıyla imzalayan bir orduya havalesiyle o kusurlar binler derece ve erkanları adedince ziyadeleşir, o ordunun pek parlak mazisini dehşetli karartır ve bu asrın ordusunu, geçen asırların aynı orduları önünde mahcup ve mes ul eder. Ve mevcut şerefler, zaferler tek adama verilse, binler derece küçülür, erkan ve efrad adedince gazilik ve hayırlar birtek hükmüne geçer, söner; daha kusurlara karşı kefaretü’z-zünub olmaz.

ışte bu sebepler içindir ki, ben, onun dostluğunu bırakıp, onun yerinde, ehemmiyetli bir zamanda içinde bulunduğum ve tesirli hizmet ettiğim o ordunun dostluğunu aldım ve binler derece daha ehemmiyetli şerefini muhafazaya Risale-i Nur ile çalıştım.

Emirdağında
Said Nursi


ışte kardeşlerim. Üstad hazretleri açık bir surette Süfyanı teşhir ve tesbit etmiş ve durumu izah etmiş.

Hz. Mehdi 'yi tanımak ve bilmek isteyenlere işte Süfyan diyorum. Buyrun araştırın. Süfyan'ın karşısında kim varsa o Hz. Mehdi'dir. Süfyan aramayın artık. Süfyan burada ve Hz. Mehdi'nin yeri de onun karşısıdır.

Daha bu meselede tek satır yazmak istemiyorum. Bu kadar açıkça yazılmış ve Risale-i Nur'da geçen bu satırlarla tatmin olmayana verebileceğim hiç bir şey kalmıyor.

Selam ve dua ile...
"şimdi oku, kabirde okuyamazsın!" (Zübeyir Gündüzalp)

Alkan

Master

Posts: 1,694

Hobbies: Risale-i Nur, Kur'an dinlemek

  • Send private message

5

Tuesday, May 10th 2005, 12:45am

selamın aleykum

Allah razı olsun Abi kalbim tam mutmain oldu benim şahsen ben bu bolumleri okuyalı çok olmuştu demekki unutmuşum...EyvAllah...yani o zaman bundan sonra beklememiz gereken risale-i nur doğrusunda olacak hadiseler oluyor?
"ey bedbaht nefsim! acaba ömrün ebedi midir? hiç kat'i senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın?

6

Tuesday, May 10th 2005, 12:56am

Burada Harun Yahya ile anlaşamadığımız şu:

Mehdi'nin ömrü, yaptığı işlerin fütuhatını, meyvesini görmeye yetmeyebilir. Mehdi gelir, şahs-ı manevisini kurar. Mehdi a.s. vefat etse bile, şahs-ı manevî devam eder. Öteki türlü Mehdi a.s. öyle inkılablar yapacak da tanınmayacak, mümkün mü? Hem de adı Muhammed Mehdi, babasının adı Abdullah olacak, imtihan sırrına uyar mı? Tılsımların Zeyli'nde, tevafuk-tetabuk bahsi okunsun.

Harun Yahya zannediyor mu ki, biz diyoruz sadece şahs-ı manevî var? Ama o belki bekliyor ki, bir zat gelsin, 50-60, hadi 100 senelik ömründe o kadar büyük inkılab yapsın. Bir de tanınmasın... Hem, biz Nurcular olarak, Hz.Üstad'dan daha mübarek bir zatı göreceğiz de kabul etmeyeceğiz, bu kadar hilaf-ı akıl bir şey mümkün mü? Farzet ki onların dediği doğru: Öyle bir zat gelirse, inşa'Allah ilk çevresine halka olan bizler oluruz...
Hayat, kurgudan daha acayiptir.

Alkan

Master

Posts: 1,694

Hobbies: Risale-i Nur, Kur'an dinlemek

  • Send private message

7

Wednesday, May 11th 2005, 5:18pm

selamın aleykum

Yani üstad hazretleri en son gelecek olan büyük mehdi mi oluyor...ıama risalelerde ustad demiyormu mehdinin yardımcısıyız diye ona zemin hazırlıyor olduğumu düşünüyorum diye...?
"ey bedbaht nefsim! acaba ömrün ebedi midir? hiç kat'i senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın?

8

Wednesday, May 11th 2005, 5:43pm

ıttihad > Abdulkadir Badıllı > Ifhamname > Bahs-i Mehdiyyet
Hayat, kurgudan daha acayiptir.

Alkan

Master

Posts: 1,694

Hobbies: Risale-i Nur, Kur'an dinlemek

  • Send private message

9

Wednesday, May 11th 2005, 6:00pm

selammın aleykum

kardeş hülasa bir cevap yazsan daha makbul olurdu ama yine de saol
"ey bedbaht nefsim! acaba ömrün ebedi midir? hiç kat'i senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın?

11

Wednesday, May 11th 2005, 7:33pm

mehdiliğe inanmayanın şerri hükmü nedir?

kuranda ve temel hadis kaynakları olan buhari ve müslim hadislerinde yeri olmayan mehdiliğin varlığına inanmanın şerri hükmü nedir?

12

Wednesday, May 11th 2005, 7:36pm

Rivayetler sahih Mehdi'nin. En münekkid imamlar ilişmemişler, bir şey dememişler. Piyasadaki yeni yetme alimleri diyorsan veya ulema-i su'yu... Onları takmıyorum. Hz.Peygamberin (a.s.m.) ağzından çıktığı sabit olan bir sözü inkar etmek tehlikelidir. Bu ilm-i hadisin konusudur. ınkar edilen ne, hadis mi, hadisin manası mı, vs. bir sürü değişken var.
Hayat, kurgudan daha acayiptir.

13

Wednesday, May 11th 2005, 7:41pm

konunun izahını değil inanmanın veya inanmamanın şerri hükmünü sordum kardeşim...

14

Wednesday, May 11th 2005, 8:00pm

Ben de diyorum ki, sabit bir şey diyen az bulursun, ihtilaf çıkar hükmü konusunda, hükmü de değişebilir şartlara göre.
Hayat, kurgudan daha acayiptir.

Alkan

Master

Posts: 1,694

Hobbies: Risale-i Nur, Kur'an dinlemek

  • Send private message

15

Wednesday, May 11th 2005, 8:02pm

selamın aleykum

verdiğin link çalışmıyor Abdulkadir kardeş...
"ey bedbaht nefsim! acaba ömrün ebedi midir? hiç kat'i senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın?

16

Wednesday, May 11th 2005, 8:06pm

Hayat, kurgudan daha acayiptir.

17

Wednesday, May 11th 2005, 8:12pm

misal kişi diyor ki,

tek bağlayıcı kaynak kuranda ve temel başvuru kaynağı olan buhari ve müslim hadislerinde bulunmayan mehdilik meselesine inanmıyorum...

mehdinin zuhuruna gerekde yoktur ihtitaçda derse...

bu kişinin şerri hükmü nedir?

a:küfre girer
b:günaha girer
c:hiç bir şey olmaz çünki mehdinin zuhuruna inanmak farz değildir...

18

Wednesday, May 11th 2005, 8:18pm

risalede bulunmuyor mu reddinin hükmü?

ve kabulu ne ile ifade ediliyor

farz mı vacip mi sünnet mi?

19

Wednesday, May 11th 2005, 9:17pm

Hadisin mütevatir ve ehadî oluşu ve inkâr ile ilgili bir yazı. Yusuf El-Kardavî'nin dediklerini okuyun.

"Mütevatir hadis" ile ilgili bir yazı.


Birader, bak bu sayfada diyor ki; Hz.Mesih ısa b. Meryem aleyhisselamın dönüşüyle ilgili, 100 kadar hadîs var, en az 40 tanesi hadis krıterleri açısından sahih diyor. Hz.Mesih ısa a.s. ile Mehdi'nin (a.s.) birlikte zikredildiği hadîsleri okumayanınız da yoktur.

Zekeriya Beyaz inkâr ediyor Mehdî'yi. Onun kafasına uymuyor tabi....


Burada inkâr eden, niye ediyor onu düşünmek lazım, Hz.Peygamber'in sözüne itimadsızlık mı var, belki bu hadis onun anladığı şekilde değil. Allah ve Resulü doğrusunu bilir diyip, muhaddislere havale etmeli, ömrünü buna vakfetmiş kadar bunları bilmemiz zor. ıbrahim Canan'ın Kütüb-ü Sitte ansiklopedisi vardı, galiba şerhli, izahlı vs. Oradan alıntı yapan kardeş olur belki, evimde o eser yok, yaklaşık 20-30 cilt... Mehdi hadisleri mütevatir mi, bunu araştırmak gerek.




Soru : Mehdi Kimdir? Önemli Vasıfları Nelerdir?
Mehdi diye bir kimse var mıdır? Varsa gelmiş midir, yoksa gelecek midir? Mehdi'yi inkâr eden kimse kâfir olur mu?
Hayat, kurgudan daha acayiptir.

barish

Intermediate

Posts: 387

Location: USA

Occupation: PHD ogrencisi

Hobbies: Risale, Pirlanta, Matematik

  • Send private message

20

Thursday, May 12th 2005, 7:22am

Arkadaslar.....

Sizlere Mehdiyet bahsi ile ilgili yine hatirlatayim:

Bizler Mehdiye cemaat olamadiktan sonra onun geldigini bilsek ne olur, bilmesek ne olur? hatta boyle bir durumda bilmek kanaati acizanemce buyuk yuk olur. Cunku bilip de ona uymamak iyi olmasa gerek..

gelin konustugumuz konunun yonunu degistirelim:

Mehidiye Cemaat(Garipler) nasi olunur?

Bunun icin neyapmak lazimdir? Nelerden gecilmeli?


hurmetler
barish
"Arkadas, gel bana bu Nur'larin elmaslarini kesfetmeye yardimci ol ve ben de sana "Allah razi olsun" diyeyim."

Rate this thread