Giriş yapmadınız.

-»(¯`v´¯)-»Muhabbet Fedaileri artık "Tapatalk" ile cebinizde...-»(¯`v´¯)-»
iPhone veya Android tabanlı cep telefonu kullanıyorsanız, AppStore / Market üzerinden "TAPATALK" uygulamasını indirip kurduktan sonra çalıştırın ve "Muhabbet Fedaileri" diye aratın. Tapatalk ile Muhabbet Fedaileri Forum artık cebinizde...

1

03.02.2018, 16:05

Çağdaş Hikayeler

ÇÖP TENEKESİ

Ben bir çöp tenekesiyim
Çöpü bana at sevineyim
Yerde bir tek çöp göreyim
İster misiniz üzüleyim

Benim adım çöp tenekesi
Kulağını aç duy bu sesi
Yerleri temiz tutmaya
Davet ederim herkesi

İşte yeni bir gün başlıyor. Bugün yine güzel bir gün olacağa benzer. Her taraf pırıl pırıl, her taraf yemyeşil. Ben parkın ortasında bulunan büyük bir havuzun yanında bulunuyorum. Yan tarafımda oturacak yerler var. Daha ilerde ağaçlar var, çiçekler var, çocuklar için salıncaklar var. Tanıtım için bu kadarı yeterli herhalde. Ben bir çöp tenekesiyim.

Şu an sabahın erken saatleri olduğu için parkta kimse yok. Birkaç saat sonra çocuklar bu parka gelmeye başlarlar. Bir ay oluyor, okullar kapanalı, yaz tatili başlayalı. O günden bu yana park gündüzleri hiç boş kalmadı. Bu böyle iki ay devam eder, eylül ayında okullar açılınca park yine tenhalaşır. Bu parka oyun oynamak için, salıncaklarda sallanmak için gelen çocuklar kavga etmezler, iyi geçinirler. Zaten kavga etmek için bir neden yok ki canım. Park çocuklar neşeli vakit geçirsinler, eğlensinler diye yapılır. Ben çocukların kavga etmeleri için park yapıldığını hiç duymadım. Kardeş kardeş, güzel güzel geçinin çocuklar. Birbirinize kötü söz söylemeyin. Daima iyi ilişkiler kurun. Davranışlarınızda samimi olun. Bakın o zaman her şey ne kadar güzel olacak. Hayatınız bir tat, bir anlam kazanacak. Eğer şimdiden iyi bir çocuk olmak için çaba sarf ederseniz, büyüdüğünüz zaman iyi bir insan olacaksınız demektir. İyi insan, terbiyeli, faziletli, güzel ahlaklı insandır. Bu parka gelen çocukların evde, okulda, sokakta aynen buradaki gibi iyi birer çocuk olduklarına yürekten inanıyorum.

Ben düşünceye daldım mıydı zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamam. Şu şöyleydi, bu böyleydi diye düşünürken bir de bakarım aradan saatler geçmiş. İşte canlarım, ciğerlerim gelmeye başladılar. Aman, hem de üç tane. Üç tane tombik. Gelin çocuklar gelin, gelin de sallanın salıncaklarda, özgürce sallanın, kimse size karışamaz burada, çünkü bu park sizin, buranın sahibi sizlersiniz. Çöp tenekesi böyle düşünürken aniden düşüncesi yarıda kaldı. Bunun nedeni neydi? Çocuklar ellerinde bisküvi olduğu halde çöp tenekesinin yanından geçerken en küçük çocuk bisküvi ambalajını yere atıverdi. Bu durum çöp tenekesinin şaşırmasına neden olmuştu. Şaşkınlığı geçmeden düşüncesinde bir soru işareti beliriverdi. Tahminen on yaşlarındaki diğer iki çocuk nasıl bir davranış biçimi göstereceklerdi? Büyük çocuklardan biri çöp tenekesini fazla merakta bırakmadı ve ambalajı yerden alıp küçük çocuğu incitmemeye, gururunu kırmamaya özen göstererek:

“ Canım kardeşim, eğer biz yerleri temiz tutmak için çaba sarf etmezsek sonra her taraf çöpten geçilmez olur. Bunun zararı yine bizedir. Çevremizin temiz olmasını istiyorsak çöpleri yere değil, çöp tenekesine atmalıyız. İşte, bak böyle “ dedikten sonra ambalajı çöp tenekesine attı. Büyük çocuğun olası davranış biçimlerinden en iyisini göstererek ambalajı yerden alıp çöp tenekesine atması takdir edilmesi gereken bir hareketti. Hele hele kardeşini son derece nazik bir şekilde uyarması, kelimelerle anlatılamayacak güzellikteydi. Çocuklar, salıncakların bulunduğu tarafa doğru giderlerken, çöp tenekesi olanlar hakkında ne düşünüyordu? Dilerseniz bunu öğrenelim.

“ Kızmadım canım, hiç kızmadım. Ben küçük çocuğa sahiden de hiç kızmadım. Bilemedi, bisküvilerini yemek isterken, ambalajı ne yapacağını bilemedi. Ambalajı yere atıverdi işte. O daha çok küçük, aklı ermiyor onun daha. Öğrenecek, çöpleri yere değil de çöp tenekesine atması gerektiğini öğrenecek. Yoksa beni üzmek isteyeceğini hiç sanmıyorum. “


SON



GELİNCİK İLE DÖRT KARGA

Bir gelincik varmış. Kavga etmez, kötü söz söylemez, herkesle iyi geçinirmiş. Günlerden bir gün bir tarlada giderken karşısına karga çıkmış.
Karga: “ Benim tarlamda ne işin var? “ diye sormuş.
Gelincik: “ Tarlanın çiftçinin olduğunu sanıyorum. İnsanlar bu tarlayı ekip-biçiyor. “
Karga: “ Onun orası öyle de, tarla benim bölgemde, yani tarla benim sayılır. Bu tarlanın tohumlarını yalnızca ben yerim. “
Gelincik: “ Çalışmadan hazıra konuyorsun. Bak ben buna karışmam ama tarladan geçip gitmeme neden engel oluyorsun, onu anlayamadım. “
Karga: “ Çünkü ayakların toprağı kirletiyor. Bu suretle de tohumlar kirleniyor. Geçiş için bana para ödemen gerek. “
Gelincik: “ Para mı? Ne parası bu? “
Karga: “ Ayak kirası. “
Gelincik: “ Ayak kirası mı? Güldürme beni. “
Karga: “ Para ver dedim sana. “
Gelincik: “ Ya param yoksa? “
Karga: “ O zaman canını alırım.”

Karga üstüne atılınca gelincik koşmaya başlamış. Bağırmış: “ Hadi gel yakala beni. “ Karga hem gelinciğin peşinden uçuyormuş, hem de avazı çıktığı kadar “ gak…gak…” diye bağırıyormuş. Biraz sonra kargaya üç karga daha katılmış. Gelincik kaçmış, kargalar kovalamış. Bir saatten fazla sürmüş kovalamaca ama kargalar gelinciği yakalayamamışlar.

Aradan aylar geçmiş. Gelincik yine aynı tarladan geçmek zorunda kalmış. Yanında parası varmış. Tam tarlanın ortalarına gelmiş ki, karga karşısında belirivermiş. Karga tohum yiyormuş, gelinciği görmemiş:
“ Oh yarasın, karga kardeş! Dalmışsın tohumlara beni görmedin. “
“ Öhö..Kim o? Vay gelincik, sen ha? “
“ Evet benim. Ne olmuş yani, tarladan geçiyorum. Parası ne tutar? Öncekini de hesap et. “
“ Defolsana sen. Gelme buralara. Başımın belası. “
“ Ya kötü mü ettim. Para vereceğim, ayak kirası vereceğim. Öyle diyordun ya.”
Karga gelinciğin üstüne atılmış. Gelincik kaçmış. Karga gelinciğin arkasında “ gak…gak…” diye bağırmış. Diğer üç karga da gelinciğin peşine takılmış. Kargalar, gelinciği yakalayamamışlar ama gelincik sonraki günlerde düşünmüş. Olanlarda kendinde hiç suç bulamamış. Siz ne dersiniz?


SON




RALLİ ARABASI

Caddenin kenarındaki boş arsanın birinde eski bir taksi duruyordu. Plakası sökülmüş, boyası dökülmüş, direksiyonu küflenmiş, koltukları deşilmiş. Caddeden gelip geçenlerden bazıları bu arabayı görüp dalgasını geçerdi.
“ Şu araba yepyeni alsana.”
“ Bedavaya verseler almam. “

Hey gidi günler hey! Yıllar önce acenteydi. Fabrikadan yeni çıkmıştı. Bir oto galerisine getirildi ama çok beklemedi. Hemen ertesi gün rallici bir genç tarafından satın alındı. Rallici gençti ama ustaydı. Bileği direksiyona, ayağı gaz pedalına tam uyum sağlamıştı. Arabanın bazı yerlerinde değişiklikler yaptı, bir de modifiye yaptırdı ki arabaya, görenlerin ağzı açık kaldı. Gökkuşağının yedi rengi hâkimdi arabanın dış görünümüne.

Rallici genç bir süre antrenman yaptı arabasıyla yolda, dağda, bayırda. Arkadaşlarına iyi bu araba, güzel iş yapacağım bu arabayla diyordu. O şehirdeki orta çapta bir yarışa girdi rallici genç ve sonuç zafer. Birinciliğin peşinden bir şirket sponsorluğu üstüne aldı, bütün masrafları karşılayacaktı. Şirket arabanın çeşitli yerlerine reklâm yazıları yazdırdı. Aksesuarlar yenilendi. Lastikler değişti. Motorun gücü büyük yarışlar için yeterli değildi. Motor da değişti ama araba yine bizim araba. Rallici genç bu arabayla o ülkede pek çok yarış kazandı. Uluslar arası yarışlara girmek için kolları sıvarken şirket ona dış ülkeden bir araba getirdi ve şart koştu: Artık yeni arabayla yarışacaktı. Rallici genç gözyaşları içinde bizim arabayı evin garajına çekti ve yeni arabasıyla yurtdışına gitti. Birliktelikleri sadece fotoğraflarda asılı kalacaktı.

Aylar sonra gencin ailesi bizim arabayı sattı. Araba garajda dura dura küflenecekti. Satın alan da ralliciydi ama zevk için yarışa giriyordu. Bizim araba zor durumdaydı. Aylardır garajda kapalı kalmıştı. Bırak yarışı bir kez olsun yollarda tur atmamıştı. İyi bir bakım devresi ve kısa bir antrenman sürecinden sonra girdiği ilk yarışını zor da olsa bitirdi. 25 arabadan yarışı tamamlayan 14 araba vardı ve bizim araba 12. oldu. Yarışı tamamlamayı başaran arabasını bol bol öptü sürücüsü. Daha sonra pek çok yarışa giren ve hiç yolda kalmayan bizim araba birkaç şehrin bir araya gelmesiyle oluşan bir bölge yarışını 3. olarak tamamlayınca her tarafı çiçeklerle süslendi. Aradan zaman geçiyor, modeller değişiyor, çekişi kuvvetli arabalar piyasaya çıkıyor ve yarışlara giriyordu. Bu etkilemedi bizim arabayı da, sürücüsü mimardı ve bir baraj yapımı için görevlendirilince ibre tersine dönmeye başladı. Yaşam kalitesi hızla düştü. Önce bir seyyar gömlekçiye satıldı. Birkaç yıl sonra da bu caddenin kenarındaki arsaya atıldı.

SON




KEDİ

Ormandaki araba galerisi son günlerde yoğun bir ziyaretçi akınına uğruyordu. Tüm orman hayvanları galerideki arabaları görebilmek için birbirleriyle yarış halindeydiler. Rengarenk, gıcır gıcır, son model arabalar ziyaretçilerin gözlerinin içine bakıyor ve beni alın, beni alın diye haykırıyorlardı sanki..Kim istemezdi ki, son model bir arabası olsun, binsin içine, geçsin direksiyon başına, yürütsün arabayı, baksın keyfine, yaşasın hayatını..Fakat, bu o kadar kolay değildi. Geçinilebilecek gibi varsayılan bir aylık kazanç 100 kredi iken, en ucuzu 3.000 kredi olan bu arabalardan bir tane edinebilmek için, tam iki buçuk yıllık birikim gerekirdi, hiç kredi harcamamacasına…

İş bilenin, kılıç kuşananın, kredi kazananındı. Çok kazanan çok harcamalıydı ki, kazandığını fark edebilsin, başkalarına fark ettirebilsin. Genç tüccar Sarman, sağ ve solunda yürüyen iki arkadaşıyla birlikte hışımla galeri kapısından içeri girdi. Girer girmez de zınk diye duruverdi. Sağına, soluna bakındı. Bu ne kalabalıktı böyle?..Şu kalabalığın kaçta kaçı bir araba alabilirdi kendine? Taş çatlasa yarısı desen öteki yarımın ne işi vardı burada? Panayır değildi ki burası, adı üstünde araba galerisi.. Giyinirdin, kuşanırdın, koyardın kredileri ceplerine, gelirdin, seçerdin arabanı, sayardın kredileri, biner arabana, basardın gaza, çeker giderdin.. Seyirlik değildi ki arabalar, alımlıktı. Gidip sorsunlardı bakalım galerinin sahibine, arkadaş, sen bu arabaları seyredilsin diye mi, yoksa alınsın diye mi getirip koydun buraya?.. Bakalım ne diyecekti galerinin sahibi onlara.
İki candan arkadaş Tilki ile Kurt da methini çok duydukları bu araba galerisine gelmişler, son model arabaları seyrediyorlardı. Amaçları eğlence olsun, şöyle bir gezip gideceklerdi. Bir aralık Tilki, arkadaşına;
“ Şu lacivert arabayı alsana kendine. Al koy evinin önüne. Herkes, Kurt ne zenginmiş de haberimiz yokmuş desin. “ deyince, Kurt da;
“ Al demesi kolay da o kadar krediyi ben nereden bulayım? Baksana fiyatı 30.000 kredi diye yazıyor. Galerinin en pahalı arabası bu lacivert arabaymış. Hem sen bana, şu araba tam sana göre, aman, bu arabayı kaçırma deyip duracağına kendin alsana bir araba.”diye çıkıştı Tilkiye.

Tilki ile Kurt lacivert arabaya imrenerek bakıp konuşmalarını sürdürürken, Sarman da, iki arkadaşıyla galerideki arabaları gözden geçiriyor, fakat hiçbirini beğenmiyordu. Lacivert arabanın önüne geldiklerinde Sarman, şöyle bir göz ucuyla arabanın üzerindeki etikete baktı. Fiyatı: 30.000 kredi. Daha sonra bakışlarını etiketten ayırarak arabayı incelemeye başladı. Rengi lacivert, modeli alışılmamış, görünüşü kusursuz, lastikler kırmızı…Sarman, bayıldı arabaya bayıldı. Kırmızı lastikli araba tam bana göre diye düşündü. Sağında duran arkadaşına;
“ Sen hiç şimdiye kadar kırmızı lastikli, lacivert bir arabaya binmiş miydin? “ diye sordu.

Arkadaşı:
“ Demek bunu alıyorsun..” dedi. “ Böyle bir arabaya hiç binmemiştim. Bundan sonra bol bol bineceğiz desene. “

Sarman arkadaşının sözlerine gülümsedikten sonra arabanın yanındaki görevlinin yanına gitti. Görevliden arabanın iç donanımı ve çalışma sistemi ile ilgili bilgileri alan Sarman, gerekli evrakları imzalayıp, alım-satım işlemlerini de tamamladıktan sonra, iki arkadaşıyla birlikte galerinin dış kapısı önüne çıkıp arabasının getirilmesini beklemeye başladı. Az sonra araba arka kapıdan çıkarılıp ön kapı önüne getirildi ve yeni sahibine, yani Sarman’ a teslim edildi.

Sarman direksiyona geçtikten iki arkadaşı da arka koltuklara oturduktan sonra, araba öyle bir kalkış kalktı ki, galerinin önünde bu çok pahalı arabayı ve sahibini seyre dalan meraklıların neredeyse kulaklarının zarı patlayacaktı. Efendim, böyle de kalkış olur muydu? Bu gürültü de neyin nesiydi? Ne lüzumu vardı bilmem kaçıncı vitese takıp kalkışın? Bak ne güzel gelmişsin, arabayı almışsın. Bin git işte arabana adam gibi. Seyredenler de bravo desinler, alkış tutsunlar peşinden..Onca gürültünün, ortalığı simsiyah egzoz dumanı ile kirletmenin, güzelim yolları kırmızı lastiklerinle çizdirmenin zararından başka kime ne faydası olacaktı ki? Bu çirkin davranışın açıklamasını, bırak Sarman’ı, çok değişken fikirler üreten, son derece zeki, süper bir beyin yapısına sahip biri bile yapamazdı; kesinlikle açıklaması yoktu.
Tilki ile Kurt da oradaydılar. Araba uzaklaştıktan, ortalık tenhalaştıktan sonra, Tilki işi serine vurdu:
“ Öyle böyle aldılar arabayı gittiler. Şimdi gönlünden geçeni dilin söylesin. İstemez miydin bu lacivert arabanın sahibinin sen olmasını? Kurulurdun direksiyon başına, hafiften köklerdin gazı, çatlatırdın dostu düşmanı..”

Bunun üzerine Kurt:
“ Arabanın benim olmasını isterdim istemesine de, ben hayatta böylesine hızlı gitmezdim. Ağır ağır, göstere göstere sürerdim arabayı. Camı da açardım, püfür püfür esen rüzgâr altında. Ooh, gel keyfim gel…” diyerek gevrek gevrek güldü.


SON

2

03.02.2018, 16:07

KRAL PORTAKAL ÇARLİ

Portakal bahçesinin kralı Çarli hava kararmaya başladığında sessizce ağaçtan aşağı süzüldü. Bir ağacın altına gidip toprağı çapalamaya başladı. Aradan yarım saat geçmeden portakalların hepsi aşağı inmiş ve işe koyulmuş olacaktı. Bir gece devriye komutanı, Çarli’nin yanına geldi. Çarli doğrulurken çapasını yere attı ve gülümseyerek sordu:
“ Evet komutan, haberler nasıl? “

Komutan:
“ Efendim, dedi, istilacı ısırgan otları sınıra çok yaklaştılar. Isırganların başı, portakal bahçesinde portakal kalmasın, ileri, diye bağırıp duruyor. Araya doldurduğumuz taşlar onları durduramazsa diye endişe ediyorum. “
“ Endişelenmene gerek yok, komutan. Merak etme, taşlar onları durdurur. Bırak bağırıp çağırsınlar. Sesleri kısılınca çekip giderler. Elma bahçesini, armut bahçesini ve ötekileri defalarca uyarmıştık, ama bizi dinlemediler. Sınırlarınıza taş döşeyin, ısırganlarla savaşmayın, sonu belli olmayan bir maceraya atılmayın dediğimizde bizimle nasıl alay ettiklerini bilirsin. Neymiş efendim, onlar korkak değillermiş. Isırganları duman ederlermiş. Sonuç ortada. Bu duruma çok üzüldük, ama başka ne yapabilirdik ki? Her neyse önemli olan, bundan sonrası. Isırganlar bizden bin kat kalabalık. Ateşin sönmesini bekleyeceğiz. “

Kral Portakal Çarli, savaşmamakta bu derece kararlıyken ve savaş olmaması için gerekli önlemleri almışken, savaş olmasını beklemek yanılgı olur. Isırganlar çok değil, üç gün sonra portakal bahçesinin etrafındaki kuşatmayı kaldırıp çekip gittiler. Gerçi portakallarla ısırganlar savaşmamışlardı, ama savaş olmadan da zafer kazanılabilirdi. Zafer portakallarındı, çünkü portakallar olası bir savaşa ısırganları başlarından defetmek için gireceklerdi. İşte, ısırganlar defolmuştu.

Kral Portakal Çarli, portakal bahçesini kurduğu belli bir düzene göre yönetmeye devam etti. Bahçede zengin portakal yoktu. Zenginin olmadığı yerde fakir zaten olmazdı. Özenme olmazdı, moraller bozulmazdı, kavga - kargaşa çıkmazdı. Gül gibi geçinip giderlerdi. Nitekim gül gibi geçinip gidiyorlardı işte.


SON



KOŞUCU PENGUEN

Güney Kutbu’nda koşuya çok meraklı bir penguen yaşardı. Bu penguen devamlı olarak antrenman yapar, yarışmalara hazırlanırdı ve hep ön sırada yarışmayı bitirmeyi hayal ederdi, fakat ya sonuncu ya da sondan bir önceki olarak yarışı tamamlardı. En büyük başarısı ise, beş penguenin katıldığı bir yarışta üçüncü olmaktı. Bu duruma canı sıkılan koşucu penguen bir gün doğup büyüdüğü yerleri terk etti ve yüzerek Arjantin’e gitti. Koşucu penguen burada bir maymunla arkadaş oldu. Bir gün maymuna:

“ Şu yüz metre ilerdeki ağaca kadar yarışsak, beni geçebilir misin? “ diye sordu. Maymun gülümsedi: “ Belli olmaz. Yarışalım da görelim bakalım kim önce ağacın yanına varacak. “ Biraz sonra yarış başladı. Son metrelere kadar koşucu penguen yarışı bir adım önde götürdü, fakat aniden hızını azaltıp, maymunun yarışı kazanmasını sağladı. Bunda koşucu penguenin, yarışı kazandım gibi ama ya maymunun geçildi diye canı sıkılır da bir daha benimle yarışmazsa, diye düşünmesi etkili oldu. Sonraki günlerde koşucu penguen ile maymun arkadaşlıklarını sürdürdüler. Ara sıra yaptıkları yarışlarda bazen koşucu penguen, bazen de maymun birinci oldu. Günlerden bir gün iki kafadar tam yarışa başlarken, otların arasında bir hışırtı duydular. Hemen doğrulup sesin geldiği tarafa döndüler ve bir kaplumbağanın kendilerine doğru geldiğini gördüler.

Koşucu penguen: “ Merhaba arkadaş, biz karşıdaki ağaca kadar yarışacağız. Bu yarışa sen de katılmak ister misin? “ diye sordu.

Kaplumbağa: “ Ben ikinizi de geçerim “ dedikten sonra, koşucu penguenin ilk, maymunun ikinci sırada tamamladığı yarışta onlardan çok çok sonra yarışı tamamladı. Üçü daha sonraki günlerde defalarca yarıştı, kaplumbağa her yarıştan önce iddialı konuştu fakat hep sonuncu oldu. Bir gün kaplumbağa kaplumbağalar arası koşu yarışmasına katılacağını ve birinci olacağını söyledikten sonra: “ Kesin birinci benim. Bak görürsünüz, ben yarışı en ön sırada tamamlarım. Onlar benle boy ölçüşemez. Zafer benimdir “ dedi. Kaplumbağa yarışı baştan sona önde götürüp birinci oldu.

Maymun da maymunlar arası koşu yarışmasına katıldı ve dördüncü oldu. Maymun yarışma öncesi hep birinci olamayacağını söyledi. Koşucu penguen çok uğraştı birinci olacağına inandırmak için. Aralarındaki tartışmalar neredeyse kavgaya dönüşecekti ki, koşucu penguen fazla ileri gitmedi: “ Sen birinci olacağım demedikten sonra, kendini buna inandırmadıktan sonra zaten birinci olamazsın. Kazanmak için, kazanacağım demek gerekir. Bu kibirlilik demek değildir, büyük düşünmek demektir. Büyük düşünmeden büyük işler başarılamaz. Kazanacağım, birinci olacağım de, birinci ol “ diyerek çok ısrar etti fakat dinletemedi.

Burada maymunu fazla suçlamamak gerekir. Maymun yakın çevresinden büyük düşünmenin ve büyük konuşmanın yanlış olduğunu pek çok defa dinlemişti. Bu ortaçağ kalığı zihniyeti onun kafasından söküp atmak zordu. Koşucu penguen bu durumun farkına vardığı için, yarışmadan sonraki günlerde aynı konuyu maymunla tekrar tekrar konuşmak ihtiyacını hissetti. Maymunun şampiyon olacağına inancı sonsuzdu. Aradan zaman geçti ve öyle bir an geldi ki, maymun birinciliklere abone oldu.

Bir süre sonra koşucu penguen, Güney Kutbu’na geri dönmeye karar verdi. Tanıdıklarıyla vedalaştığının ertesi günü sahile indiğinde on binlerce orman hayvanının göz alabildiğince okyanusun önünde sıralandığını gördü. Az sonra giderek genişleyen birçok dairenin ortasında kalan koşucu penguen, on binlerin “ Arjantin senin vatanın, gitme burada kal “ şarkısını söylemeye başlamasıyla duygulandı ve gözleri doldu. Bu kadar çok sevildiği Arjantin’de kalmayı düşündü. Şarkı bitince koşucu penguen gür sesiyle: “ Arjantin benim vatanım, gitmiyorum, burada kalıyorum “ diye bağırdı.


SON


Serdar Yıldırım

Bu konuyu değerlendir